BİR AĞACIN DİBİNE GÖMÜN

Kentin bu bölgesi iyi durumdaydı. Yani eski güzel günlere göre kötü olsa da şimdiye göre iyiydi. Adam cephesi cam kaplı kocaman tabelasında Y.O T. yazan binanın önünde durdu bir zaman. Geniş ve sırlı camların ardını görmeye çalıştı göremedi. Günlerce haftalarca düşünmüş ondan sonra kendisini buraya getiren kararı vermişti. Kapı açıldı, dışarı üzerinde üniforması olan biri çıktı. Kendisini tanıttı adama ve bir saniye sonrasında kapı ardına kadar açılmıştı. 

İçeride güler yüzlü ama biraz safça duran bir genç kız ki sekreter olmalıydı karşıladı kendisini. “Selin Hanım, bu adam Yalçın Doktoru görecekmiş” diyemedi Genç kız bina korumasına dönerek “Tamam Yakup Bey siz çıkabilirsiniz” dedi. Genç kız konuğunu doğal ışıkla aydınlatılmaya çalışılan salona davet etti. “Sabahın bu saatlerinde arayan soran olmaz. İlgili arkadaşlar haber vereceğim, kendisi birazdan gelir” dedi.

Bekleme salonunda oturan kişi eli çenesinde, dirseği dizinde, gözleri yerde duruyordu dakikalardır.  Ekrandan adamı gören Takım elbiseli adam yardımcısına sordu.

“Ne zamandır böyle”

“Yarım saati geçti. Eminim onu bu halde Auguste Rodin görseydi kendisine konu mankeni olmasını teklif ederdi” Kendi sözleri hoşuna gitmişti kızın, utanmasa kahkaha atacaktı ama patronunun yüzünü görünce yüzündeki gülümseme dondu.

“İyi bir müşteriye benziyor…” Kız patronunun değer yargılarını anlamakta zorluk çekiyordu. Adamın saçları kırlaşmıştı ve gözaltlarında torbalar oluşmuştu. Üstelik zayıf bir bedeni vardı. Daha önce gelen örneklere bu kadar kıymet vermemişti. Ki onlar çok daha genç ve derli topluydular, uzaktan baktığında anlaşılıyordu iyi kredi edecekleri.

“Peki, sizce yaşı ileri değil mi?” Bu sorunun sınırları aşmak demek olduğunu biliyordu.

“ Selin hanım gene dış görünüşe göre değerlendirme yapıyorsun, biliyorsun ki bizim hep genç müşterilerimiz yok. Böyle tipler uyum sağlama açısından daha iyi olabiliyorlar.”  Adam masanın üzerindeki formu aldı. Bir daha göz attı. Düzenli spor yaptınız mı sorusunun cevabı hayırdı. Bu olumsuz bir puan olsa da “Hiç sigara kullandınız mı? Sık alkol alır mısınız, Uyuşturucu kullandınız mı?  Sorularına verilen cevaplar daha önemliydi.

“İçeri çağırı mısınız” dedi. Kendi de ara kapıdan içeri geçti.

Adam kadını görünce daldığı düşüncelerden sıyrıldı. Saygıyla ayağa kalktı. Zorda olsa kendisini içeriye buyur eden kızı izledi.

            Bir toplantı salonu havası vardı yeni girdiği mekânda. Ender sağlam kalan binalardan biriydi. Kentin merkezinde olması çevrede olan kargaşadan uzak kalmasını sağlamıştı. Kendisine gülümseyerek yaklaşan adamın elini sıktı. Sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi eliyle pencereyi gösterdi. “Denizin bu kadar ilerlediğini bilmezdim” dedi. Körfez ilerlemiş Bornova’nın sırtlarına kadar gelmişti. Alsancak, Altındağ, Bornova, Balçova, Karşıyaka hep sular altında kalmıştı.

En kötüsü hala durmadı, ilerlemeye devam ediyor.” Haklıydı günler haftalar aylar geçtikçe kuru yerler azalıyordu. Adam bakışlarını salona çevirince duvar dibinde hazırlanmış yemek masasını gördü.

“Ben Doktor Yalçın, Yalçın Tuğrul. Doku ve organ nakli uzmanı… Siz, Aziz Beysiniz değil mi? Aziz Yıldız, yazar…”

            “Eski Yazar, yine de teşekkür ederim, Aziz Yıldız’ı anımsayan ender kişilerden birisiniz.

“Nasıl bilmem, neredeyse tüm eserlerinizi okuma şerefine nail oldum.” Yalan söylediğini ikisi de biliyordu. “İsterseniz sofraya buyurun, Hem midemizi dolduralım hem konuşalım”  Konuk ilgisiz adımlarla masaya yaklaştı.

“Hala bu yiyecekler üretiliyor mu? Ev sahibi durumundaki adam cevap verdi

“Bazı yüksek yerlerde hala üretiliyor”

“Parası olanlara değil mi?”

“Bu hep böyle olmadı mı?” Parası olanlar her zaman iyi yemekler yerler, iyi giysiler giyerler, Güzel evlerde otururlar”

“Eskiden, felaketten önce demek istiyorum üretim daha boldu göreceli olarak daha ucuzdu.” Bir an salonda sessizlik oldu. Konuk masanın kısa kenarındaki sandalyeye oturdu. İkisi de peçetelerini dizlerinin üzerine koydu. İlk lokmalar ağızlarında çiğnenirken Aziz Bey doktora dönerek

“Burada ne yapmaya çalışıyorsunuz.”

“Biliyorsunuz yıllardır kanayan bir yaraydı organ nakli. Felaketten üç ay sonra yasa çıktı. Artık organ ticareti serbest, yani belirli koşullara sahip kliniklere verilen izinle demek istedim. Dolayısıyla son zamanlar sıkça ortaya çıkan organ ihtiyacını siz gibi sağlıklı vatandaşlardan karşılamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla insan soyunun devamını sağlamaya ve tabii ki gezegeni kurtarmaya çalışıyoruz.

“Yanlış cevap; Gezegenin bizim kurtarmamıza ihtiyacı yok, o kendini kurtarır ama insan neslinin devamını sağlamak için neden kendinizden başlıyorsunuz.

“Bizler eğitimliyiz ve akıllıyız ve neler olması gerektiğini iyi biliyoruz. O nedenle bizlerin hayatta kalması önemli.”

“Hayır, sizler veya bizler değil yaşama içgüdüsü yüksek olanlar hayatta kalmalı. O güdüde gençlerde daha fazla. Sizlerden isteğim benden sonra, kimliğini verdiğim o delikanlının iyi şartlara kavuşması. Hak ettiğini göreceksiniz…”

 “Peki, Aziz Bey, siz aydın birisiniz. Affınıza sığınarak sormak istiyorum; biz nerede hata yaptık…”

“Ne güzel hayallerimiz vardı. Uzaya çıkmıştık, evreni fethedecektik.” Bir saniye durdu. “Şimdi kaçınılmaz bir şekilde yaklaşan yeni orta çağı en az hasarla nasıl atlatırız’ ın hesaplarını yapıyoruz. Önce fazla çoğaldık. Çoğu ülke kalabalık nüfusunun büyük güç olduğuna inandı, ülkeler birbirleriyle yarışa girdi. Malthus’un dediği gibi nüfusun kontrol edilmeksizin geometrik oranla artarken; yiyecek üretiminin aritmetik oranda kaldı. Sonra, paylaşmayı bilemedik” dedi konuk. “Bencilliğimiz diğer bütün erdemlerimizin üzerindeydi. Biz aydınlar, siz zenginler, daha yıllar öncesinden soyutladık kendimizi. Bizler etrafı yüksek duvarlarla çevrili alarmların dikenli tellerin koruduğu sınırlarda yaşadık. Kentlerde de aynı şey oldu, yüksek duvarlı sitelerimize hapsettik kendimizi. Oturduğumuz yerden yoksullar görünmüyordu. Üstelik onların seslerini bastırmak için lükse, eğlenceye daldık. Milyarların yaşadığı açlığı ve yoksulluğu görmeyince yok saydık.

“Daha çok dünyayı idare eden politikacılar suçlu değiller mi? Evdeki sokaktaki adam ne yapsın.”

“Paktya olayını diyorsunuz. Eğer siz küçük bir devleti sizlere benzemiyor diye cezalandırmaya çalışırsanız oda gider bir yıl önce yapılanı yapar.”

“Bir çeşit nefsi müdafaa diyorsunuz”

“Tam olarak nefsi müdafaa değilse de ‘ben yanacaksam sizleri de yakarım, ben batacaksam sizleri de batırırım’ tarzı bir şey. Üstelik kaderin cilvesi olarak kıyı ülkeleri kıyı ovaları battı ama onlar yüksekte oldukları için bizlere göre rahatlar.”

“Evet, neredeyse bir yıl oluyor” dedi kıyametin başlangıcı sayılabilecek olayı anımsarken. “Başkan Banukha yaklaşık bir yıl önce göndermişti uçağını Güney Kutbuna. Uçağın özel yükü ıssız topraklarda bırakılsa da etkisi büyük olmuştu.  Bu buzulların çoğunun erimesine yol açmış zaten var olan küresel ısınmayla yavaş yavaş yükselen denizlerin seviyesini hızla yükselmişti. Bu denizin geri aldığı kıyı ovalarının, verimli tarım alanlarının bitmesi demekti. Devasa kentler sular altında kalmıştı, açlık, temiz su azlığı bölgesel savaşlar, bütün bunların sonucunda yaşanan kitlesel ölümler. Doktor aniden aklına gelmiş gibi,

“Ama Birleşmiş Milletler Bilim Konseyi duruma el koydu. Bazı kuralları zorla uygulatıyorlar.

“Evet, tedbirler, kimse beyazdan başka renk kullanmayacak, evler, Taşıtlar hatta giysiler hep açık renk olacak. Herkes çevrelerine en azından zakkum ya da kaktüste olsa ağaçlar dikecek. Organlar yara içerisinde her an kan kaybediyoruz ama biz tedavi için yara bandı yapıştırıyoruz.”

“Yine de hiçbir şey yapmamaktan iyidir.” Bir saniye durdu. “Umudu yitirmemek lazım”

“Siz bunları, açlık sınırında yaşayan, hastalıklarla boğuşan insanlara söylemelisiniz.” Aslında birde bana sor diyecekti ama utandı. Ailesini ve çevresini kaybeden biri olarak elindeki son varlığın, torununun en iyi şekilde yetiştirilmesini sağlamalıydı. Geleceğe ait umutların azaldığı günlerde gençlere fırsat verilmeliydi. Ve o kendisine ait tek varlığı bedenini verecekti. Yerinden doğruldu

“Yeteri kadar politika konuştuk, biraz da işten bahsedelim. Sizce benim ederim nedir”

“Sağlıklısınız, kötü alışkanlıklarınız olmamış. Ortalamanın üzerinde bir bedel söz konusu olabilir. Eğer imza atarsanız sizden kazanacağımız parayı varislerinize aktaracağız”

“Benim geride kalan kimsem yok. Elini ceketinin cebine attı, bir fotoğraf çıkardı. Uzun dalgalı saçlı dokuz on yaşlarında bir delikanlının resmi vardı. Bakarken gözleri nemlendi.

“Biliyorum çok bir değerim yok ama elde edilen kazancı bu delikanlının eğitimi için kullanmanızı istiyorum. Size güvenebilir miyim?”

“Evet, burası yasal bir ticari kuruluş ve biz para kazanmaya çalışıyoruz ama ben önce bilim insanıyım. Bilim ahlakına inanırım. İçiniz rahat olsun.”

Adam gülümsedi. Sehpanın üzerindeki ‘organ satışı sözleşmesini’ imzaladı. “Kalanları da bir ağacın dibine gömün. Onlarda bir işe yarasın… O zaman hadi gidelim…”

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın