Genç adam, aylar öncesi, bir ramazan akşamı rastlamıştı kendisine. Önüne geçtiğinde, ayakta duracak hali yoktu. Rüzgardan mı? Soğuktan mı? Yoksa alkolden mi bilinmezdi ama tüm vücudu titriyordu. Boyu orta boyluydu hatta ortadan uzun sayılabilirdi ve boyuna göre bir hayli kiloluydu. Bu yüzden olduğundan şişman görünüyordu. Küçük bir korku anı yaşadı. Bir saniye sonrasındaysa korku yerini bir an önce eve gitme arzusuna dönüşmüştü. İyi giyimli sayılabilecek genç adam karanlıkta önüne dikilen gölgeden kurtulup bir an önce evine gitmeyi düşünmeye başlamıştı. Soğuk bekar evinin özlenecek bir yanı yoktu ama yinede o bekar evi önemliydi. Gün boyu ayakta durmaktan yorulmuş ayakları için yumuşak koltuk, aç karnı için bir kaşık çorba demekti. Bu saatten sonra kendi hazırlayacak olsa bile.
Bir saniye öylece dikildiler kaldırımda. İnsanlar telaşla yanlarından geçip gidiyorlardı. Kaldırımda dikilen, gri pardösünün içinde zorla gülümsemeye çalışan adam, kıpkırmızı yüzüyle “abi” dedi. Yaşı, önüne dikildiği adamdan daha büyüktü. Aslında genç adam “abi” ya da “abla, yenge” şeklindeki seslenme biçimlerini sevmezdi hiç. İçtenlikten çok bir sığınma, bir teslimiyet ifade ediyordu. Umursamadan yoluna gitmek üzereyken hafifçe koluna dokunulunca bir daha durakladı. Adam durdu. Belli ki bir başka sevmediği hareket yapılmıştı. İzinsiz yapılan dokunma, omuza el atma, kola girme hareketlerini mahremiyetine saldırı kabul ediyordu. Samimi olduğum arkadaşları bile yapsa olumsuz tepki vereceği davranışlardı bunlar. Hızla yürüdü. Birkaç adım uzaklaşmıştı ki karşısında partallar içinde duran bedenden çıkan bir kelime duraklamasına neden oldu.
“Lütfen” İnsanlar gibi kelimeleri sınıflandırmak doğru değildi. Yine de salonlarda kibar hanımefendilerin ve beyefendilerin dudaklarına yakışan bir “lütfen” bu adama hiç yakışıyor muydu? Yine de adamı duraklatmıştı. Lütfenin döküldüğü dudaklar ve dudakların sahibi kişi sokakların adamı değildi sanki. Durdu…
“Söyle ama acele et” dedi. Sözlerinde bir eksiğinin olduğunu anladığımda ekledim.
“Lütfen, ben açık sözlü bir insanım. Bana bir şarap parası verir misin” dedi.
“Aferin” dedi. “Ukalalığın, terbiyesizliğin adı açık sözlülük mü oldu şimdi” dedi küçümser bir edayla konuşmuştu. Gencin sanki mesleki alışkanlıkları depreşmişti. Kolunu uzatıp saatine baktı. Otobüsünün kalkmasına bir kaç dakika daha vardı. Karşısındaki adamda bu bekleyişten bir şeyler umut etmeye başlamış olmalıydı ki dilendiği adamın yüzüne bakıp gülümsemeye başladı. İnsanların alışkanlıkları bir yere kadardır. Bazen içinizden gelen bir davranış o zamana kadar yaptıklarınıza hiç benzemez hatta taban tabana zıt bile olabilir. Yine de engel olamayacağınız şekilde farklı davranırsınız. İşte genç adamda bu benzeri bir durumdaydı. Bir kelime ve sanki bir maskenin düşmesine neden olmuştu. Sivilceli, en az bir aydır su ve sabun görmeyen yüzün ardındaki temiz yüzü görmüştü sanki.. Elini cebine attı.
Kerim, genç bir memurdu. Tapu dairesinde bölüm şefi olarak çalışıyordu. İyi bir maaşı da vardı. Üstelik bu olayın geçtiği zaman maaş gününün akşamıydı. Cebine attığı eli bir avuç parayla çıkmıştı. Sokak ışıkları altında bir avuç kağıt banknotla duran elinden utanmıştı sanki Kerim. Hani biri yer biri bakar hesabı. En dışta duran parayı aldım uzattım. Gülümseme gözlerinin içine kadar yayılmıştı. Uzatılan para bütün avuç açanların bekleyebileceğinden daha büyük bir meblağdı.
“Teşekkür ederim” diye mırıldanarak uzaklaştı. Ardında Kerim beyde ters yöne doğru yürümeye başlamıştı. Bir kaç adım attıktan sonra ensesinde sesini duydu.
“İstersen beni arayabilirsin” dedi. İyi giyimli Tapu memuru şaşırmıştı. “Birahaneler, meyhaneler beni hep tanır. Bir yardım aradığında beni ara ” diyordu.
“Benim seninle ne işim olabilir” demek geçti içinden ama bu az önce yaptığı cömertliği silip atacak bir davranış olacaktı. Sustu ve yürümeye devam etti. Cömert müşterisi uzaklaştıkça adam duyurabilmek için sesini yükseltiyordu.
“Fil, benim adım fil… Ben fil gibi içerim ondan bana Fil derler, diyordu. Göremiyordum ama karanlıkta kaybolduğunu hissediyordum.
“Fil diye sorarsan herkes tanır” diyordu. Kerim ise kendi kendine gülümsüyor, bir bağışın ya da sadakanın karşısındakini bu kadar mutlu etmesine ilk defa rastlıyordu. Yıllardır herkesten gizli yazmaya çalıştığı öyküler yayınlansa bu kadar mutlu olur muydu acaba…
Aradan günler geçmişti. Bir Cuma akşamı kent dışındaki mahallelerden merkezdeki işine giderken Kerim Bey düşünüyordu. Fil’e gereksinimi olacaktı.
“O’nu bulmalıydım” dedi kendi kendine Dindar bir aileden geldiği için hala alkole soğuktu. İyi bir eğitim almış kendini yetiştirmeye çalışmıştı. Dairede herkesin gözdesi olan yakışıklı genç memur Kerim Dündar pek çok davetlere hayır demişti. İçinde içki olan yemeklere katılmazdı. Üstelik yıllardır bekar yaşadığı halde “acaba alışkanlık yapar mı korkusuyla uzak durmuştu meyhanelerden ve birahanelerden. Bu nedenle içki ya da işret kültürü oluşmamıştı.
İçki alışkanlık yapmamıştı ama başka tutkuları yok değildi. Ortaokul yıllarından beri içinde olan yazma tutkusunun önüne geçemiyordu. Yaptığı iş memuriyetti ama yapmak istediği yazarlıktı. Kendine ve yazdıklarına güvenmediği için çevresinden kimse bilmiyordu. Ara sıra öykülerini değişik dergilere gönderirdi ama çoğundan bir yanıt alamazdı. Bu yüzden yaklaşan öykü yarışması için iyi konu bulmalıydı. Beğenmeyip yırtıp attıkları, sobada yaktıkları gibi hayali veya konusu havada kalan bir olay olmamalıydı. İyi bir çıkış yaşamalı kendisini öykücülere tanıtmalıydı. En güzeliyse başka birinin, birilerinin kendisinden “Yazar” diye söz etmesi olacaktı. Yıllardır içinde var olan yazma tutkusunu dışarı vurmak istiyordu. Yeni, ilgi çekici ve olabildiğince gerçekçi bir olaya gereksinimi vardı. Bu yüzden de Fil’i bulmalıydı. Filin o gece kendisine hissettirdiği “Maskenin ardına saklanmış başka biri” var mıydı. Varsa neden maske takıyordu. Anlamalıydı. İşte Kerim Dündar ın akşam saatlerinde kent içine dönmesinin nedeni buydu.
Her zaman önünden geçtiği loş ışıklı birahanelerden birine girdi. Yaşlı çınar ağaçlarıyla bezenmiş ana cadde üzerinde nasıl olmuşsa hala tek katlı kalabilmiş bir binaydı bu. Kapıyı araladığınızda nasıl bir yere geldiğinizi anlıyordunuz. L biçimindeki bir barın kenarında birçok fabrika bacası yan yana oturmuş gibiydi. Kesif bir duman ve malt kokusu başka bir gezegenin atmosferini soluyorsunuz havası veriyordu. Ayakta bir kaç saniye dikilip -yabancı gezegenin atmosferine vücudunun uyumunu sağladıktan sonra- bara yaklaştı. İçerideki gürültüden dolayı barmen “Ben Fil’i arıyorum” dediğini duymamıştı. Barmenin yerine yanına oturduğu orta yaşı geçmiş olan bey sorusunu yanıtlamıştı.
“O şimdi sahildedir” demişti. Anlaşılan Fil’i herkes tanıyordu. Aslında şaşırdı da diyemezdi. Günler önce bir akşam saati kendisine olan yaklaşımının sevimliliğini anımsayınca şaşırılacak bir şey olmadığını anlıyordunuz. Bu kere barmen üzeri genç adama doğru eğildi.
“Fil buralara pek takılmaz. Sadece ara sıra uğrar. Birileri kendinse şarap ya da meze ısmarlayınca koltuğunun altına sıkıştırır gider. Parası olduğundaysa eski garajların altındaki salaş meyhanelerde içer” dedi. Kerim bey, ısmarladığı biranın parasını verdikten sonra sonra çıktı birahaneden. Barmen arkasından seslenecekti ama orta yaşı geçkin müdavim eliyle sus işareti yaptı ve birayı önüne çekti.
Akşam görevini tamamlamıştı. İçeri girerken başlayan süreç karanlığa dönüşmüş yerini geceye bırakmıştı. Eski garajlar şimdi bulunduğu noktaya fazla uzak değildi. Vakit biraz daha geçsin diyerek ağır adımlarla yürümeye başladı. Havasının ve denizinin kirliliğiyle ünlenmiş bir kentte dışarı çıkınca “oh” diyebileceği aklına gelmezdi doğrusu.
Genç adamın tereddüdü yol boyunca devam etti. Acaba değecek miydi uğraşmalarına? Caddeler hala kalabalıktı. İşinden çıkmış olanlar bir an önce evlerine varmaya çalışıyordu. “Değecek miydi” İnsanlar, siyah beyaz komedi filmlerinden fırlamış oyuncular gibi hızlı çekim hareket ediyorlardı. Genç adamsa bu filmde ağır çekim tekrar sahnesi gibiydi. Yönünü balıkçı meyhanelerine çevirdi ama kafasında hala o soru vardı. Yazmalıydı, kendisini edebiyat dünyasına kabul ettirmeliydi. Bir berduşun, bir ayyaşın ardından gitmeme değecek miydi anlatacakları? Adamın birine bir akşam şarap parası verdi diye özgün bir öykü anlatmasını nasıl umuyordu. Yoksa Abdala malum mu olmuştu.
Çukurlukları düzlüklerinden fazla olan fi tarihinden kalma asfaltı geçince bir alt yola giriyordunuz. O an ötenizde bir deniz olduğunu anlıyordunuz. Koca mavi kütle çöken karanlığın altında kaybolmuş sadece dalgalarının sesiyle “ben buradayım” diyordu. Alt yol sihirli bir geçitmiş gibi sizi gürültülü bir kentten alıp sahile, dalgalara ulaştırıyordu.
Alt yolu yapabilmek eski garajı çevre yolundan ayırabilmek için ana asfaltı yapay bir şekilde yükseltmişlerdi. Bu yüksekliğin yol altında kalan bölümlerine de dükkanlar yapmışlardı. Eski garajın yalnızca garaj olduğu günlerde vızır vızır işleyen bu yerler, garaj taşındıktan sonra sessiz bir hüznü yaşıyorlardı. Kimsesiz yaşlı dükkanların dinlendiği huzur eviydi sanki burası. Yine de elden ayaktan düşmemişler önemsiz depolara ve balıkçılarla şoförlerin uğradığı meyhanelere dönüşmüşlerdi. Yolun kenarında dikilip salaş baraka bozmalarına bakarken Kerim Dündar’ın aklından bunlar geçiyordu. Birde hala aynı soru her saniye başını çıkarıp öten guguklu saatin kuşu gibi tekrarlıyordu “Bütün bunlara değecek mi?”
İlk dükkanın kapısında durdu. Tam bir köprü altı meyhanesiydi. Küçük ölçülü camlar için hazırlanmış doğrama pek çok yerinden çürümüştü. Yukarıya ana yola yakın olan camların tamamı kırılmış doğal bir havalandırma sağlıyordu. Aşağıdaki kırıklar ve çatlaklar ise ya reklam afişleriyle ya da kartonlarla kapatılmıştı. Kapıyı yıkılabilir endişesiyle dikkatle açtı. Meyhaneye girdiğinizi önce burnunuzla anlıyordunuz. Burnunuz ne menem bir yerde olduğunuz konusunda sizi uyarıyordu. Gözünüz ve kulaklarınız burnunuzu daha sonra teyit ediyordu.
İçeriye şöyle bir göz attı. Dört beş masa ancak vardı. Bütün masalarda ise en azından bir iki kişi de oturan vardı. Anlaşılan sevilen bir yerdi burası. Kapının ağzında masalarda oturanları taradı. Maalesef Fil aralarında yoktu. Günler öncesinde, bir akşam alacasında, kaldırımda önüne çıkan birini ne kadar tanıyabilirdi ki. Mutfağa yakın olduğu için boş kalmış olabileceğini düşündüğü masaya oturdu. Kuşku uyandırmamaya çalışarak çevreyi incelemeye başladı.
Eğer meyhanelere yıldız verilseydi ve bu yıldızlar otellere verilenlerin tersine rüküşlüklerine göre veriliyor olsaydı bu yer kesinlikle beş yıldız alırdı. Kapıdan ilk girişte sizi karşılayan anason kokusuna kesif sigara kokusu eşlik ediyordu. Rakı ve sigaranın solist olarak çaldığı bu koku orkestrasında diğer sazlarda zengindi doğrusu. Yemek kokuları arka planda kalmalarına rağmen zaman zaman baskın çıkıyorlardı. Izgaraya damlayan yağlar ise ritmik sololar yapıyordu. Soğan ve sarımsak kokusu diğerlerini yalnız bırakmıyordu. Eğer iyi bir kulağa sahipseniz orkestrada icra edilen her çalgının sesini ayrı ayrı alırsınız ya, burada da iyi bir burunla koku senfonisini zenginleştiren ter kokusunu da fark edebilirdiniz. Kafasında kurduğu cümlelere kendide şaşırmıştı. “Yazarlık havasına girdim, keşke yanımda kağıt ve kalem getirseydim” diye düşündü.
Sıra oturanlara gelmişti. Çoğunun devamlı müşteri olduğunu düşündüğü müşterilere şöyle bir baktı. Aralarında Aydan düşmüş gibi duruyordu. Genç adam çevresini incelemeye daldığı için olanların farkında değildi. Yanına garson gelince tüm müşterilerin ilgisinin üzerinde olduğunu fark etti. Gözleri garsona takıldı. Uzun briyantinle geriye doğru taramış saçları, kaytan bıyıklarıyla yetmişlerin Türk filmlerinde sıkça rastlanan tiplere benziyordu. Adamın saydıklarından tanıdık bir iki sipariş verdi. Garson yanından uzaklaşınca üzerindeki bakışlar biraz olsun dağıldı. Kerim Bey dayanamadı başını önüne eğdi. O zaman kılık kıyafetiyle diğerlerinden ne kadar farklı olduğumun bir kere daha farkına vardı.
İncelemesine yemekleri geldikten sonra devam edebildi ancak. O da belli etmemeğe çalışarak. Nede olsa bir yazar adayıydı ve malzemeye gereksinimi vardı. Betimleme burada çok önemliydi. Okur kahramanının nerede,nasıl bir yerde, kimlerin arasında olduğunu iyice anlamalıydı. Mutfakla salonu ayıran buzdolabının önündeki iki kişilik bir masada oturuyordu. Masif ağaçtan yapılmış bir masaydı. Kalın ayakları üzerinde yorgun düşmüş, yılların ağırlığı altında yıpranmış bir insan gibiydi. Neredeyse adamla konuşacaktı. Belki de herkesler gittikten ve tüm ışıklar söndükten sonra birbirleriyle dertleşiyorlardı. Eski günleri yad ediyor veya taşıdıkları yüreklerin duygularını paylaşıyor olmalıydılar. Söylediklerini anlamak için iyi bir dinleyici olmak yeterliydi sanki. Birde masanın üzerinde eski bir örtü vardı. Örtünün üzerinde de kalın bir muşamba. Hangisinin daha eski ve daha kirli olduğu konusunda bir karara varamazdınız.
Buzdolabı kirli camının arkasında az önce sıralanan tüm kokuların kaynağını barındırıyordu. Mezeler, salatalar, meyveler, tatlılar ve cacıklar raflarda sıralanmıştı. En altta ise yağlar, etler, köfteler, Balıklar, yeşillikler bulunuyordu. Balıkların yanına kırmızı domatesler domateslerin üzerine de maydanoz demetleri konularak bir tür dekor havası verilmeye çalışılmıştı. Tam zihninde tanımlamaları kaydediyordu ki kapının açıldığını duydu. Başını hafif çevirince gelenin beklediği kişi olmadığını gördü.
Yemeklerini başka bir garson getirmişti. Servisin ardından da buzdolabının hemen yanında duran beyaz önlüklü kişi geldi. Yeni yabancı müşterisini tanımak istiyordu belli ki
“İyi akşamlar beyzadem” dedi. Yaşı atmışlarda görünen emekliyim diye bağıran bir tipti. Kısa boylu ve şişmandı, kendinden emin havasından oranın işletmecisi olduğunu anlamıştı. Böyle ceketli kravatlı biri gecenin bir saatinde meyhanesinde ne aradığını öğrenmeliydi. Müşterisinin polis olduğundan kuşkulanmıştı besbelli. Polis, sigortacı yada vergi memuru.
“İyi akşamlar” deyip orada olmasının nedenini açıklama gereği duydu Kerim Bey.
“Ben bir arkadaşı bekliyordum” dedim. Yanıtın üstelik henüz soru sorulmadan verilen bu yanıtın ne meyhaneciyi ne de gizlice dinleyen kişileri memnun etmediği anlaşılmıştı. Kuru fasulyeden bir kaşık daha aldı. Lokma ağzındayken -bu davranışının onlara yakın olabileceğini düşünmüştü besbelli- “Ben Fil’i bekliyorum” dedi. Yaşlı adamın yüzündeki hayret açıkça belli olmuştu. Ardından gönül alıcı bir iltifatın zamanı gelmişti
“Güzel olmuş” dedi. Kafasını sallamakla yetindi yaşlı adam. Bir bağ kurulacak gibiydi.
“Alkol olarak ne getireyim” dedi. Evet, güzel bir soruydu. Karaca hisar kazası müftüsü Hulki Beyin oğlu ne diyebilirdi ki.
“Bir duble rakı” dedi. İçeceğinden değil ama öte yandan da kola isteyemezdi ya. Karşısındaki sandalyeyi gösterdi oturması için. Şişman adam güçlükle oturdu sandalyeye. Oturur oturmazda içeriye siparişi söyledi. Buyurun dedi yanımdaki kirlenmemiş çatalı uzatıp. Hatır için alındığı belli olan bir çatal ucuyla fasulyeden alıp çiğnemeye başladı. Lokmasını yuttuktan sonra yanımızda bekleyen garsona başıyla bir şey işaret etti. Az sonra rakı bardağı masamızdaydı. Sanırım aramızdaki buzlar erimeye başlamıştı.
“Birazdan gelir. Eğer başka bir yerlerden ziftlenmediyse mazotunu alır gider.” Bir çeşit savunmaya girişmişti. “Kendi halinde bir garibandır. Kimi kimsesi yoktur. Orada burada yatar.” Bir kaç dakika içinde sağladığı karizmasının biteceğini bile bile söze girdi Kerim Bey.
“Ben polis falan değilim. Başka bir nedenle arıyorum kendisini” dedi. Ama bu yanıtı daha da etkili olmuştu sanki.
“Karıncayı bile incitemez o” dedi. Onun hiç bir olaya karıştığını falan zannetmiyorum” dedi. O dakika adamın bir kaçak olabileceği aklına geldi. Hapishane firarisi veya kanlısını öldürmüş bir töre kurbanı olabilirdi. Belki de geri döndürürler diye düşünürken kapı bir daha açıldı. Bu defa genç adam şanslıydı. Gelen Fil’in ta kendisiydi. Gelenin kim olduğunu anlayınca meyhaneci yerinden kalktı. İçeri tam olarak girmeden kapıda karşıladı kıpkırmızı suratlı şişman adamı. Bir kaç saniye ayaküzeri konuştuktan sonra başıyla beni işaret etti. Bir anlık tereddütten sonra masaya yanıma geldi.
“Nasılsın dostum” dedi. Her şeyi iyi kötü planlamıştı ama konuşmaya nasıl başlaması gerektiğini düşünmemişti. “Nasılsın dostum” biraz televizyon dizilerinden çıkmış gibi olmuştu. Yüzüne öylece baktı yanıt vermeden, sanki konuştuğunun kim olduğunu çıkarmaya çalışıyor gibiydi. .
“Buyur otur” dedi. İri yarı adam sağır gibiydi. Belki de tanımamıştı. “Hadi” diye üsteledi genç adam. “Bir kaç lokma bir şeyler yer laflarız” bu daha iyi olmuştu. Bir an meyhanecinin yüzüne baktı. Ondan onay alınca isteksizce oturdu az önce yaşlı adamın oturduğu sandalyeye. Bir dakika sonrada sipariş verdikleri yemekleri yiyordu. Yazar adayının yüzüne garip bir hüzün çökmüştü. Geceler öncesinde karşılaştığı “lütfen” diyen yoksul adamdaki “fakir ama gururlu genç” edası gitmiş yerine “abi” deme kolaycılığına sığınan zayıf kişilik gelmişti.
Yemek yerken hiç konuşmadılar. Masada oturan genç adamın yüzüne baktığınızda duygularının karmakarışık olduğunu anlardınız. Kendisini nereden tanıdığını anlatmaya çalıştı ama Fil, tabaklarla öylesine sıkı fıkıydı ki diğerini duymadı bile. Güncel konuları denedi bir kerede ama yine olmadı. Kendi söylüyor kendi dinliyordu. Çaresiz Filin yemeğinin bitmesini beklemeye başladı. Masadaki tabaklar boşalınca yenilerini söyledi. Önce karşılıksız bir hediye bir armağan olacak diye düşünüyordu yemeği ama sonra karşısında oturan kırmızı yüzlü adamın anlattıklarını dinleyince verdiklerinin çok daha fazlasını geri aldığını anlamıştı. Tabi bütün bunları bir tür alış veriş sayılırsa.
Fil, yemeği biter bitmez kalktı. Ne bir teşekkür ne bir sağ ol dudaklarından dökülmedi. Sarsak adımlarla yürüdü dışarı çıktı. Ardından Kerim Beyde kalktı. Hesabı ödedi. Bütçesi uygun olmamasına rağmen yüklü bahşiş bile bırakmıştı. Serin deniz havasıyla küçük bir şok yaşadı. Bu arada meyhanecinin, arkasından Fil adına sıraladığı özürleri duymuyordu bile. Diğer adamda peşinden dışarı çıktı. Yazar adayında tam bir hayal kırıklığı vardı. O gece kendisini etkileyen “lütfen”i bulamamıştı. Kendisini buralara kadar getiren nezaket kelimesi o gecede kalmıştı sanki. Bir psikopatın ardından gittiğini düşünmeye başlamıştı..
Dışarı çıkınca etkisi altında olduğu büyü de bozulmuştu, deniz kokusu uzaklarda duyulan araba sesleri ve karşı kıyıdaki ışıklar Kerim Dündar’ı kendine getirmişti. Hafif bir ürperti ile vücudu titredi. O zaman elimdeki şişeyi fark etti. Çıkarken meyhaneci eline tutuşturmuş olmalıydı. Tüm dikkatini vererek çevresine bakındı. İleride deniz yönünde kayalıklara doğru ilerleyen gölgeyi gözleri karanlığa alıştıktan sonra fark etmişti. Biraz dikkatli bakınca da o olabileceği kanaatine varmıştı. Kaçar gibi uzaklaşan o gölge Fil olmalıydı. Yetişebilmek için adımlarını hızlandırdı.
Denizin bu bölümü yapılacak sahil boyuna yapılacak demir yolu için kayalarla doldurulmuştu. Her biri ancak bir kamyonun kasasına sığabilecek büyüklükteki kayalar ve onları tamamlayan irili ufaklı dolgu malzemeleriyle kaplanmıştı. Zeminin iyice oturması için bekleniliyor denilmişti. Fil, normal bir insanın ayık kafamla yürümekte zorlanacağı yerlerde asfaltta yürüyor gibiydi. Genç adam bir kaç dakika sonra denizin kenarına varmıştı ama bu kere hedefini yitirmişti. “Acaba görebilir miyim?” diye çevresine aval aval bakıyordu.
Saniyeler sonra nefesi düzelmişti. Yürürken yaptığım gürültü kaybolup çevre doğal sessizliğine bürününce duydu mırıldanan ezgiyi. Sağa sola bakınınca kayalıkların arasındaki çömelmiş gölgeyi gördü. Fil, orada çömelmiş şarkı söylüyordu. Karadan denize doğru hafif bir rüzgar esince rakı kokusu burnuna geldi. Avını ürkütmek istemeyen bir avcı gibi usulca yanına yaklaştı.
“Selam” dedi. Peşinden bir kere daha televizyondan ne kadar etkilendiğini düşünmeden edemedi. Karanlıktaki gölge karşısında dikilen adamın selamını almadı. Yüzüne bile bakmadı, O başka bir gezegendeydi sanki. Herkesin böyle bir gezegeni yok muydu zaten. Adına geçmiş denilen, mutlu mu yoksa hüzünlü mü olacağına bizlerin karar vereceği birer gezegenimiz yok muydu? Hiç kimse Ya da başka hiç bir şey aradaki iletişimi sağlayamazdı. Bağlantı ancak kendisi isterse kurulabilirdi.
Uygun gördüğü en azından ürkütmeyeceğine inandığı bir mesafede oturdu yanına. Uzun bir süre sessizce dinledi şarkısını. Boğuk sesini anca yanındaki şişeden bir yudum alınca kesiliyordu. Şarkının biri bitiyor diğeri başlıyordu. Ta ki elindeki şişe bitesiye boş şişeyi denize atıncaya kadar. Şişe denize düştü, Şarkı bitti. O zaman sabrının sınırlarına varmak üzere olan genç adam selamını tekrarladı.
“Bir yemek ısmarladın diye kölen mi olduk senin” dedi. Sakin sorulmuş bir soruydu ama sakinliğinde gizli bir öfke barındırıyordu sanki. Adamın verecek bir yanıtı yoktu, ne diyebilirdi ki? Elindeki, meyhanecinin çıkarken bir armağan gibi sıkıştırdığı şişeyi uzattı. Bir karşısındaki adama baktı birde ay ışında parıldayan şişeye.
“Ne istiyorsun benden? Ben cezamı çektim… Hala çekiyorum. Yetmez mi?” sesindeki öfke artık duyuluyordu. “Alkolden, yaşadığım bu çevreden daha büyük cehennem, acı çeken vicdanımdan daha berbat zebani olur mu? diye sayıklıyordu. Genç adam bir utangaç biraz şaşkın bir sesle
“Ben bu yüzden burada değilim” diyebildi. “Yardımına gereksinimim var” Bir an durdu. Gözleri adamın elindeki şişeye takılmıştı. Hırıltılar çıkarmaya başladı. Gülüyor muydu? Yoksa ağlıyor muydu anlamamışken hırıltıları daha da yükseldi, kahkahaya dönüştü. Gecenin bir yarısında hırıldayan sesiyle kahkahalarla gülüyordu. İyi ki ana yoldan bu kadar uzaktaydılar ve iyi ki çevrelerinde kimseler yoktu.
“Kime ihtiyacın var?…Kime? Kime?… Kendine mi? yoksa bana mı? Gülüyordu, gülüyordu ama atılan kahkahalarda neşe izi göremezdiniz. “Acı çekiyorum” diye bağırıyordu yalnızca. Saniyeler sonra olması gereken oldu. Adam zırıl zırıl ağlıyordu. Bir sinir krizi yaşıyordu.
Aralarındaki bağ kurulmaya başlamıştı. Koca ayyaş, adama yaklaşmaya çalışıyordu, adamsa ne yapacağımı bilmeden öylece kala kalmıştı. O an sıcacık evinde, tavana kadar kitaplarla dolu odasında bulunuyor olmayı aklından geçirse de sessizce yanına çömeldi. Fil’in gözyaşları içli hıçkırıklara dönüştüğünde elinde tuttuğu şişe aklına geldi. Yarısına kadar dolu koyu renkli şişeyi kafasına dikti. Anlaşılan içki konusunda seçici değildi. Rakı, şarap,bira hatta ispirto ya da kolonya onun için hiç fark etmiyor olmalıydı. Bir ara durdu, derin bir nefes aldı. Karanlıkta iki adam göz göze geldi. Histeri krizi sona ermiş olmalıydı.
“Söyle derdini” dedi. İşte günler önce ona ilk karşılaştığı zaman etkilendiği Fil olmuştu. “Lütfen” kıvamında devam etti.
“Kendini diğerlerinden soyutlamış bencil aydın havasında olsan da farklı biri olduğunu düşünmeye başladım. Elimden gelen bir şeyse yardımcı olurum”. Genç adam ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. “Bana yaşam öykünü anlat” diyemezdi. Bu arada Fil boş durmuyor şişede kalanı bitirmeye çalışıyordu. Elinde aylak aylak tuttuğu şişeyi bir kenara bıraktı, olduğu yere uzandı. Sıranın karşısında olanda olduğunu bilerek bekliyordu.
“Bir edebiyat yarışmasına hazırlanıyorum” diyebildi titrek sesiyle. Anlaşılan Kerim Bey gerçeği anlatmaya karar vermişti. Bir yandan da Filin haklı olduğunu düşünüyordu. Yerden göğe kadar haklıydı. Adam bir yemek ısmarladı diye kulu kölesi olmamıştı ya. Filin az önce söylediklerini düşünerek
“Haklıydın. Ben eğitim ile içinde yaşadığı toplumdan kendini soyutlayan kişilerden biriyim. Kendi çevremize camdan duvarlar örüp duruyoruz. Başsımızı toprağa gömüp yaşayıp gidiyoruz kimlerin ne dertlerle uğraştığını bilmeden. Ama ben içimde yıllardır var olan yazma tutkumu yaşama geçirmek istiyorum. Kendimi değil de çevremdeki insanları anlatmak, yaşadıklarını, acılarını, hayallerini öfkelerini ve umutlarını anlatmak istiyorum.”
“Ve benden başlamaya karar verdin. Senden bir akşama alacasından şarap parası isteyen bir zavallıyı anlatarak işe başlamak istiyorsun. Ne de olsa içinde acı var, hüzün var, alkol var kim bilir belki de cinayet bile vardır diye düşündün” dediğinde Kerim Bey utanmıştı.
“Hayır…Hayır Amacım üzerine basmak seni çiğnemek değildi” dedi. Yerinden doğruldu
“Seni, hayatını, korkularını, hala kaldıysa umutlarını anlatırsam sana da yardımcı olabileceğimi düşünmüştüm. Görüyorum ki yanlış anlaşılmışım” diyebildi ve arkasındaki ışıklı çizgi halinde uzanan caddeye doğru yürümeye başladı. Birkaç adım atıp durdu.
“İyi geceler” dedi.
Ana yola vardığında soluk soluğaydı. Kolundaki saatine bakınca gece yarısına yaklaştığını anlamıştı. Zaman ne kadar çabuk geçmişti. Kendisini evine, toplumun geri kalanlarıyla ayıran o cam fanusuna götürecek otobüsü beklemeye başladı. “Adam haklı” diye düşünüyordu. “İleri gitmişti” Birden omzuna konulan bir elle irkildi. Ani bir hareketle silkinde, dizlerinin bağı çözülmüştü sanki. O kendi düşüncelerine dalmışken Fil yanına gelmiş elini omzuna atmıştı
“Tamam arkadaşım” dedi sarhoş ama tane tane bir ses tonuyla. “Yarın öğlen balıkçılar kahvesinin bahçesine gel. İstediğini alacaksın.” Başkaca bir şey demeden sallana sallana uzaklaştı. Kerim Bey ne diyeceğini ne yapacağını şaşırmıştı.
Balıkçılar kahvesine vardığında vakit öğleyi biraz geçiyordu. İşini Cuma akşamına bırakması iyi olmuştu. Bu sayede şefinden izin almasına gerek kalmamıştı. Koca çınar ağaçlarının gölgesindeki masalara baktı, hepsi doluydu. Boş olan bir masaya oturduğunda diğer yandaki masadan akşamki meyhanecinin geldiğini gördü. Bu bir rastlantı olamazdı, meyhaneci kendisini bekliyordu. Teklifsizce selam verip karşısına oturdu. Bu bir rastlantı olamazdı, meraklanmıştım doğal olarak.
“Fil’i mi bekliyorsun? dedi. Akşamki çapaçul adam gitmiş yerine iyi giyimli bir beyefendi gelmişti.
“Bak delikanlı” diyerek söze başladı.”Fil ile aranda ne var bilmiyorum ama o iyi biri zararsız biri. Kimselere bir zararı yok.” dedi. Filin nasıl biri olduğu hakkında uzun bir konuşma yaptı meyhaneci. Anlaşılan Kerim Dündar’dan korkmuşlar arkadaşlarına bir zarar vereceğini düşünmüşlerdi sanki. Genç adam dün gece geç vakitlerde Fil’e yaptığı konuşmanın bir benzerini yaptı. Sözleri bittiğinde aldığı yanıt kerim Dündar da soğuk duş etkisi yaptı
“Anlaşılan sen bir eğlence arıyorsun” demişti meyhaneci. Kerim bey daldı “Ben bir eğlence mi arıyordum.” Diye düşündü. Yazmak bir eğlence miydi? Edebiyatçı, öykücü belki de bir romancı olmaya çalışmak bir eğlence miydi?
Uzun bir söylev oldu adamın konuşması. Kerim Dündar ise hedefine yaklaştığını hissediyor, bir an önce Fili görmek istiyordu. Oltasına vuran iri balığı çekmek istiyordu. Karşımdaki yaşlı adamsa ahlaktan erdemden bahsediyordu. Kerim Dündar’ın içindeki ihtiras devi uyandı. Bu öyküsü ile birincilik armağanını kazanabilir, edebiyat dünyasına adım atabilirdi. O halde Edebiyat dünyası ile arasında duran şu kır saçlı göbekli adamı aşmalıydı. Çok sonraları adamın niçin uyarıda bulunmaya çalıştığını anlayacaktı ama iş işten geçmiş olacaktı.
“Fili hala görmek istiyor musun” dediğinde sesi çıkmadı. Bir yanıt veremedi, yalnızca başımı sallamakla yetinmişti.
Birlikte kalktılar, çay bahçesinden çıktılar. Bir gece önce yürüdüğü kayalıklara kadar yürüdükten sonra adam eliyle öteleri işaret ederek
“Oralarda bir yerlerdedir” dedi. Ceketinin cebinden kağıda sarılmış bir şişe çıkardı.
“Bu senden bir armağan olsun” dedi. Kerim Bey ise daha önceden hazırlıklı olduğunu gösterdi elindeki torbayı göstererek
“Benim armağanlarım burada” dedi. Davranışı adamın hoşuna gitmiş olmalıydı ki gülümsedi. Görüşmenin bittiğini anlayan genç adam öğle güneşinin altında maviliklere doğru yürümeye başlamıştı. Bir kaç adım sonra arkasından gelen sesle duraladı
“Efendi, söylediklerimi sakın unutma” dedi.
Adam bir gece önce yürüdüğü yerleri anımsamaya çalışıyordu. Gece ay ışığında dikkatini çekmeyen özellikleri belleğine yerleştirmeye çalışıyor gibiydi. Kayalar kayaların arasına dökülen molozlar, moloz diye getirilmiş eski ev artıkları, fayans kırıkları, briketler, tuğlalar. Geceleri buraların konukları olan sarhoşların sağda solda bıraktıkları şişe kırıkları, teneke kutular, kağıtlar, naylon poşetler, yiyecek artıkları, ambalaj kağıtları… Liste uzayıp gidiyordu. E, bütün bunları yazacaksa aklında tutmalıydı. Beyni bunları bir yerlere not ederken gözleri aradığı kişiye ait -en azından bir evi anımsatan- işaretler arıyordu. Birkaç adım sonra ise aradığımı bulmuştum.
Yoldan bakıldığında kesinlikle görülemeyecek kuytuluk bir yerde yatıyordu adam. Manzaralı sayılabilecek bir kovuktu burası. Tabanı doğal yosundan bir halı ile döşenmiş, üç dört metre karelik bir yerde oturuyordu. Kovuğun dip tarafındaysa karton kutuların açılmasıyla ve yere yayılmasıyla elde edilmiş bir yatak vardı. Fili o kutuların üzerinde kıvrılmış yatıyorken buldu. Yastığı ise içine nelerin doldurulduğu belli olmayan taşıma çantasıydı. Dekoru sağa sola atılmış şişeler ve yiyecek kabı havasındaki kutular tamamlıyordu.
Geldiğini belli etmek için bir kere öksürdü. Yerde uzanan kütleden bir tepki gelmeyince bir kaç kere daha öksürdü. O zaman gözleri açıldı. Uzandığı yerden yavaşça doğruldu. Kerim bey de Filin yanına doğru bir adım attı ve elindeki torbayı yere bıraktı. Biraz ötemdeki yassı taşı aralarına çekti. Bu taşın bir sehpa olarak ilk defa kullanılmadığını anlamıştı. Torbadaki ekmeği ve kahvaltılıkları çıkardı. En son olarak ta koca bir galon şarap çıkarmıştı. Fil, birkaç saniye gördüklerinden bir şey anlamamış gibi bakındı. İlk uzandığı şarap oldu. Yastık yerine kullandığı nesneyi kurcalayıp altından bir bıçak çıkardı. Şişenin plastik mantarını kesti ve neredeyse şişenin yarısını içti. Ayılmıştı. Taşın üzerindeki yiyeceklerden bir kaç lokma aldı. İyice kendine gelmişti. Az sonra başlayacak olan uzun konuşmanın ilk cümlesini sarf etti.
“Size nasıl yardımcı olabilirim”…
Kerim Dündar bir gece öncesi anlattıklarını daha akılcı bir şekilde bir kere daha anlattı. Gece kafasını yastığa koyduğu andan beridir tasarladığı konuşmayı yaptı. Kelimeleri özenle seçiyor, karşısındakine zarar vermemesine azami dikkat sarf ediyordu. Fil, karşısındaki adam konuşurken hep dinledi. Ne sözünü kesti, ne araya girdi. Birkaç dakika sonra Kerim Dündar’ın sözleri bittiğinde uzun bir suskunluk dönemi yaşandı. Kerim, Filin suskunluğundan özel bir anlam çıkarıp çıkaramayacağını düşündü. Ama gelen soru O nu bir kere daha şaşırttı…
-Niçin yazmak istiyorsun.” Bu yanıtlanması o kadar zor bir soruydu ki. Yalnızca benim değil, tüm yazarların yada yazar adaylarının, hatta sanatçıların öncelikle yanıtlaması gereken soruydu. “Niçin” Yüzyıllardır sorulan ve yüzyıllardır yanıtlanamayan bir soruyu bir kere daha düşünmeye başlamıştım. İnsanlar niçin yazarlar, niçin çizerler, niçin müzik besteleri yaparlar. Uzun süren bir suskunluktan sonra,
“Kendimi kanıtlamak için” dedi genç adam. Sözlüye kalkmış bir lise öğrencisi gibi sesi titriyordu. “Bende varım demek için. Belki de kalıcı olma duygusu, sanat için” dedi. Yanıtları karşısında sesini çıkarmıyordu. Verdiği yanıtlar karşısında bir tepki alamadığını düşününce kerim Bey cümleler kurmaya devam ediyordu.
“Tanınma, sevilme isteği olabilir mi? dedi. “Yada başarma arzusu.” Söyleyebilecekleri bitmişti. Birkaç saniye sustuktan sonra
“İçimden gelen bir duygu bu” dedi. Lise öğrencisi gitmiş yerine kendiyle hesaplaşan suçlunun mırıltısı gelmişti. “O zaman hepsi” dedi. Gülümsedi. Bir zaman sonra “Kendim için, yazmış olmak için” dedim.
“Bu daha iyiydi” dedi gülümsemesini sürdürerek.
“Ben sana bir öykü anlatayım o zaman” dedi. “İnanmak ya da inanmamak, yahut yazıp yazmamak senin bileceğin bir şey” Öğle güneşi tepelerindeydi. Denizin, dalgaların sesi duyuldu bir zaman yalnızca. Bir de şarabın boğazından akarken duyulan “gurk” sesi.
“O zaman belki de bedelini ödemiş olurum günahımın” dedi. Sesi titremeye başlamıştı. Kerim Dündar başını biraz kaldırıp Filin yüzüne bakabilseydi, gözlerinin dolu dolu olduğunu görecekti. Şişede kalan son yudumu da içti, elinin tersiyle ağzını sildi. Bir parça peynir attı ağzına ve anlatmaya başladı.
“Ben varlıklı denilmese de yoksulda sayılmayacak bir ailenin çocuğuydum. Annem ve babam yüksek dereceli memurlardı. İyi bir yaşantımız vardı, tek çocuk olduğum için ailem üzerime titriyordu. Özellikle annemin çabalarıyla -neredeyse zorla- iyi bir eğitim aldım. Aptal biri değildim ama içimden okumak gelmiyordu, yine de bir üniversiteyi bitirdim. Sınıf öğretmeni olmuştum. Yine de öğretmen olmam pek bir şeyi değiştirmemişti. Dünyaya aldırış etmeyen insanlar tepeden bakan ben değişmemiştim. Gene annemin zorlamasıyla uzak bir ilde göreve başlamıştım. Öğrencilikte sürdürdüğüm yaşantımı yani sorumsuz, yaşama alayla bakan, nerede akşam orada sabah tarzı bir yaşantıydı bu. Kızlar, eğlence, müzik, dans, zaman zamanda içki. Atandığım ilin koşullarını ve mesleğimin sorumluluklarını zorlarcasına yaşıyordum.
Bazı şeyler birden değişir bazılarıysa zamanla. Bende yaşım ilerledikçe kişiliğim oturuyordu. Aylar geçtikçe mesleğimi sevmeye başlamıştım. Gözlerimin içine bakıp benden bir şeyler öğrenmeyi bekleyen çocuklar beni değiştirmeye başlamıştı. Açlardı ve ben onları doyurmalıydım. Annem haklı çıkmıştı bir kez daha, ben sevmeye başlamıştım mesleğimi. İçimdeki değerler ortaya çıkmaya başlamıştı… Birde O vardı.”
“O mu? O’da kim” dedi merak içinde Kerim Bey. Fil ise gittiği geçmiş gezegeninden tekrar dünyaya dönmüştü. Genç araya girdiğine pişman olmuştu sanki. Birkaç saniye göz göze geldiler. Bu aralarında ilk defa oluyordu. Kerim bey suçluluk duygusuyla başını önüne eğdi. Fil ise yanındaki şişeye uzandı ve anlatmaya devam etti.
“Birahaneler, lokaller sık gittiğimiz yerlerdendi. İlde girip çıkmadığımız eğlence yeri kalmamış gibiydi. İlin bir öğretmen evi vardı. İki katlı bahçeli güzel bir bina. Öğretmen evinin her bölümü beni bellemişti. Sık sık giderdik arkadaşlarla Öğretmen evine. Çevremde çapkın hatta hovarda biliniyordum. Bakma bu halime o zamanlar yakışıklı ve bir hayli bakımlıydım.
Annemse memlekette boş durmuyordu. Benden umudu kesince benim için uygun bir gelin aramaya başlamıştı. Gittiği her yerde kutsal bir görevmişçesine kız bakıyordu. Tanıdığı herkese durumu anlatıyordu. ‘Baş göz edilme zamanımın çoktan geldiğini’ söylüyordu. Çevremiz, akrabalarımız hatta annemin arkadaşları benim için seferber olmuştu. İşte Onu bu girişimler sonucu tanıdım.” Adamın sesi tekrar titremeye başlamıştı. Koca bedenini taşın üzerindeki kartonlara yaydı. Başını dayadığı sağ eline yasladı, bir ıslık çalması eksikti. Öykünün mutlu bölümünde olmalıydık ki çoban keyfi yapmaya başladı.
“Çocukluk arkadaşımın düğününde tanışmıştık. Arkadaşımın eşinin bir akrabasıydı. İlk görüşte etkilemişti beni. Uzun siyah bir elbisesi vardı. İnce belini ortaya çıkarak omuzlarından yukarısı tüllerle kaplı hafif yırtmaçlı bir elbise. Öyle masum öyle güzel duruyordu ki o elbisenin içerisinde. Saçları bukle bukle omzundan aşağı dökülüyordu. Her adımında dalgalanıyordu siyah elbisenin etekleri. Tutsak olmuştum o saçlara ve o saçların altından bana bakan bir çift göze.
Korktuğum başım gelmişti. Düğün bir tuzaktı ve o masum kız bir yemdi, evlilik kafesine girmeyecek yabani hayvanı evcilleştirmek için. Ben de yemin büyüsüne aşık olmuş yakalanmıştım o tuzağa. Bir tuzak olduğunu anlasam da, beğendiğim halde beğenmedim desem de, uzak durmaya çalışsam yemi yutmuştum bir kere. Sorun avcımın beni ne zaman sandala çekeceğiydi. Hoş benimki birazda gönüllü yem olma durumuydu. Çünkü Leyla, annemin bana daha önce bulduğu onca kızdan çok farklıydı. Görev yaptığım yere buralara yeniden döndüm.
Geri geldiğim şehir benim şehrimdi ama ben eski ben değildim. Ne birahanelerden nede kulüplerden, öğretmen evinden eski tadı alamıyordum. Aklım siyah elbiseli o kızda kalmıştı. Bu arada annem boş durmuyordu. Kızla ilgili bilgiler akmaya başlamıştı. Batıda bir ilçede muhasebecilik yapıyormuş. Ticaret lisesi mezunuymuş, Çiftçi bir babanın en büyük kızıymış.
Uzak durmam on beş gün sürmüştü. Bir cuma akşamı arkadaşımdan telefon geldi. Eşinin akrabası -ki adının Leyla olduğunu öğrenmiştim uzun saçlı güzel kızın- Leyla, İzmir’e inecekmiş. Akrabasının yanında, yani arkadaşımın evinde kalacakmış. Telefonda arkadaşıma sayısız gerekçeler sıralamama rağmen o hafta sonu gittim memleketime. ‘Siyah elbiseli kızın açık öğretim sınavları varmış, bu bir birimimizi tanımak için bulunmaz fırsatmış, sonra pişman olurmuşum’ sözlerinden sonra soluğu İlde almıştım. En çokta ‘Seni çok beğenmiş” sözünden etkilenmiş olmalıyım.
O hafta sonu bende kalıcı etkiler bıraktı. Kıza karşı ilgim ve beğenim artmıştı. Uzun saçlı siyah elbiseli kız beni, kendisine bağlamıştı. Konuşması, davranışları, gülümsemesi, derin izler bırakıyordu bende. Hele o gözünün önüne düşen perçemin altından mahsun bakışı tam teslimiyet sağlıyordu ruhumda. Aradığım kızı bulduğumu düşünmeye başlamıştım. Telefonlaşmalar, mektuplaşmalar arkadaşlığımızı derinleştirdi. Hele o mektuplarına ne demeli, kelimelerle dans ediyordu sanki. Okuduğum her satırda daha bir bağlanıyordum kendisine. İzmir’e de sıkça gidip gelmeye başlamıştım. Tabi İzmir’den o ilçeye…
Bir gün bana “bu ilişkiyi fazla gizleyemeyeceğini söyledi. Neyi kastettiğini anlamıştım. Nerede olduğumuza aldırış etmeden evlenme teklifinde bulundum. Kabul etti ama ‘Önce ailemle görüşmelisin’ dedi. Bu beni daha da mutlandırmıştı. Ailesine bağlı biri kuracağı evliliğe de bağlanacaktı. Bu arada eski çapkın hovarda öğretmen durulmuştu. Bu okul ve arkadaş çevremin gözünden kaçmıyordu.
Anneme durumu anlattığımda, o dünden razıydı. Durumu bildiklerini tahmin ettim şaşırmamasından. Bir hafta sonu babamla gidip istediler Leyla’yı babasından. Akşamına da söz kestik iki aile arasında. Bir kaç ay sonrada nişanlandık, yaz tatilinde de evlenecektik. O uğursuz test, iğrenç şaka gerçekleşesiye kadar her şey yolunda gidiyordu…” Sesi tekrar titremeye başlamıştı. Fil, yerinden kalktı. Deniz kenarına yürüdü. Çömeldiği yerden taşlar alıp fırlatmaya başladı dalgalı denize. Öykünün kalanını anlatacak cesareti toplayınca da geri gelip anlatmasını sürdürdü.
“Yaşamım boyunca içimde eksik olanın ne olduğunu anlamıştım artık. İstediğiniz kadar zengin, kültürlü ya da kuvvetli olun eğer ruh ikizinizi bulamadıysanız yarımsınız demektir. İşte ben eksik olan parçamı bulmuştum, aşık olmuştum. Bazı sözler kulağıma gelmeye başlamıştı. ‘Bu kız başkasını seviyordu ve senden önce onunla nişanlandı’ dediler. ‘Eski nişanlısını unutabilmek için seni seçti” dediler. Bunu söyleyen sonradan tanıştığım nişanlımın bir arkadaşıydı. Sanki bir sır söyleniyormuş gibi söylenmişti gizlice. O gün ilk kez bir öncekinden haberim olmuştu. “Olabilir” demiştim. Leyla’dan önce benimde bir çok kız arkadaşım olmuştu. Üstelik böyle güzel ve alımlı bir kızın beğeneni, isteyeni olmaması garip olurdu. Zoruma giden bana bu konudan söz edilmemesiydi. Kendisine sorduğumda anlatmıştı ama kuşku tohumu bir kere düşmüştü içime. O günden sonra kafamın içini –o adamı hala seviyor muydu?” sorusu yedi bitirdi.
Anlattıklarını dinledim. İnanmak istedim ama inanamadım.” Durdu. Hıçkırıkla yüklü bir sesle
“Keşke orada bıraksaydım” dedi. Öykü ilginçleşmeye başlamıştı Kerim için. Sevinmeli miydi..? Üzülmeli miydi? Karar veremiyordu.
“Sık sık gider olmuştum nişanlımın yanına. Kelimenin tam anlamıyla sevdalanmıştım kendisine. Aradaki yüzlerce kilometreye rağmen her hafta değilse de on beş günde bir yanına varıyordum. Sevgim tek taraflı değildi, karşılık buluyordum. Hareketler, davranışlar, hatta bakışlar bile ‘seni seviyorum’ diyordu. Ama kafamın içini kemiren kuşku tohumu vardı ve içimde büyüyordu. ‘Aynı ilçe sınırları içerisinde yaşayan bir eski nişanlı’ düşüncesi beni yiyip bitiriyordu. Her davranışın ardında yada her sözün arkasında bir koku arıyordum. ‘Acaba eski nişanlısına da böyle mi davranmıştı, acaba eski nişanlısı da böyle mi söylüyordu’ Tek ve biricik olma düşüncesi ağır basıyordu her zaman.
Bana sık söylemiyordu ama söylediğinde etkili oluyordu ‘seni seviyorum’ cümlesi. Bir hafta sonu kol kola gezerken eğilip kulağına ‘Beni seviyor musun?’ dediğimde aldığım yanıt, masum başlayan ama masum bitmeyen bir fikrin kafamda oluşmasına neden oldu. Sinsi, içten içe kendini besleyen kuşkuya uygun bir fikir.
“Seni ölecek kadar çok seviyorum” demişti. Nişanlımdı, aşıktım, seviyordum, kendisi için pek çok şeyden vazgeçebilirdim ama canımdan vazgeçer miydim? Sanmıyorum, kimse bir başkası için kendi canına kıyamaz. Belki bayrak gibi vatan gibi ya da din gibi insan üzeri değerler için ölünebilir ama bir başkası için kendi canına kıyılır mı?
‘Şaka yapıyorsun değil mi?’ dedim? Şaka yapıyor olmalıydı.
‘Seni çok seviyorum’ diye söze başladı. ‘Senden önce başkalarına da benzer duygularla yaklaşmıştım. Hatta, babamın baskısıyla nişanlanmıştım. Ama o duyguların sevgi olmadığı seni tanıyınca anladım. Senin yerin bambaşka’ dedi. Durduk. Ara sıra gittiğimiz komşu kasabasının sahilinde mevsim gereği sert rüzgar esiyordu. Gözlerine baktım, nemliydi, ya ağlamıştı ya da ağlamak üzereydi. İçimdeki şeytan gözyaşıyla bile ikna olmamıştı. Göz pınarlarında beliren billur örneği bir damla benim için miydi? Yoksa yüreğinin bir kuytusunda yaşayan eski nişanlı için miydi? Bir sorgu yargıcı gibi tekrar sordum kendisine.
‘Beni seviyor musun?’ Bencillik ve hırs tüm bedenimi sarmıştı sanki. Yanıt olarak tam da benim beklediğim sözleri sıraladı.
‘Seni ölecek kadar seviyorum’ dedi. İşte o an kafamın içinde bir şaka yapma fikri belirdi. Kendisine masum bir şaka yapacaktım. Bu şaka sayesinde beni gerçekten sevip sevmediğini öğrenecektim.” Adam karşımda ağlamaya başlamıştı, gözyaşlarını gizlemiyordu artık. Yüreğinin içerisinde yıllardır yuvarlayarak tepeye çıkardığı koca kaya düşmeye başlamıştı
“Her defasında nişanlımın ilçesinde iniyordum otobüsten. Bu kere öyle yapmamıştım. Yirmi dakika ötedeki komşu ilçede inmiştim. On beş gündür kafamda planladığım denememi –şaka mı- yapacaktım. Her zaman olduğu gibi erken saatlerde inmiş hemen bir telefon kulübesine koşmuştum. Saatin erken olması benim için iyiydi. Nişanlımın işyerini arayıp kendimin bir kaza geçirdiğimi söylemiştim o büroda çalışan çocuğa. Uyanık çocuk benim kim olduğumu sorunca “Kerim’in ev arkadaşıyım” demiştim kendim için. Telefonu kapatıp minibüs durağına yürüdüm. Kalan yolu minibüsle tamamlayacaktım, taş çatlasa yarım saat sonra nişanlımın yanındaydım.”
Öykünün sonu gelmiş gibiydi. Fil ise kurulmuş yay gibi zembereğin sonuna kadar anlatmaya devam edecekti.
“Minibüste rahattım. Telefonda, öldüğümü değil kaza geçirdiğimi söylemiştim. İlk düşündüğümden yani ana plandan daha ılımlı bir konuşmaydı bu. ‘canan için cana kıyılır mı’ diye tekrarlıyordum kendi kendime.
Nişanlım ilçenin en güzel iş hanlarından birinde çalışıyordu. Kasabanın girişinde inip yürümeye başladım uyuşuk adımlarla. Kaza geçirdiğimi öğrendikten sonra karşısında beni sapa sağlam görünce kızacaktı belki şakama ama sağlıklı olduğum içinde sevinecekti. Sabah erken saatler, herkesin işine gücüne gittiği saatlerdi. Kaldırımların kalabalık olması normaldi ama iş hanına yaklaştıkça kalabalık artıyordu sanki. İnsanlar küçüklü büyüklü guruplar halinde benim gittiğim yöne gidiyorlardı. Önemsemedim önce, ama kalabalık arasında duyduğum ‘zavallı’ yada ‘tüh, yazık olmuş’ şeklindeki cümleler huylandırmıştı beni. Bir dakika sonrasındaysa kalabalıkta söylentilerde artmıştı. ‘Çok da gençmiş diyorlardı’ ‘Acaba derdi neymiş’ diye soranlarda vardı. Merakım endişeye dönmeye başlamıştı.
Sayısız kereler gittiğim iş hanının önüne vardığımda bir ambulans kırmızı mavi ışıkları yakarak duruyordu. Görevliler kocaman minibüsün arka kapaklarını açmışlar hazırlanıyorlardı. Endişelerim iyice artmıştı, merdivenleri koşar adım çıkmaya başladım. Her katı çıktığımda merdivenlerdeki meraklı insanların sayısı çoğalıyordu. Büronun önüne geldiğimdeyse içeri girebilmek için insanlara omuz atmak zorunda kalmıştım.” Durdu. Titreyen sesi yeniden hüzünlenmişti. Ağlamaya tekrar başlayacaktı sanki. Elini cebine attı, artık bir paçavraya dönmüş bir resim çıkardı. Elindeki resimle bütünleşmiş gibiydi. Birkaç dakikalık bekleyişten sonra tekrar anlatmaya başladı.
“Olanları anlamam için içeriye girmem gerekmiyordu ama kapının önünde öylece kalamazdım. Hiç umut etmesem de ‘o değildir’ diyordum kendi kendime. Meraklı tiplerin arasından içeri girdim. Büronun içerisindeki lavaboya yöneldim. Yerde yatan bir beden vardı üzeri örtülmüş. Başını ve gövdesini örten kumaş parçası ayaklarına kadar uzanamamıştı. Ayakkabıları tanıdım, doğum günümde aldığım ayakkabılardı. Yanına çömeldim, o zaman gördüm bileklerin çevresindeki kan gölünü. Örtüyü yavaşça kaldırdığımda o gülümseyen yüzü gördüm. Beni canından vazgeçecek kadar seviyordu. Bir saniye, yalnızca bir saniye görmüştüm yüzünü örtünün altında ama bu ömrüm boyunca aklımdan çıkmayacaktı. Yavaşça eğildim dudağının kıvrılıp o çok sevdiğim gamzeyi oluşturduğu noktaya bir öpücük kondurdum. Ölümün o soğukluğu bedenimin tüm hücrelerine işlemişti. Ne yaptığımı ya da ne yapacağımı bilemeyecek durumdaydım.
Odadan dışarı fırladım, ambulansın görevlileri kapıdaydı. İşte o zaman beynime yer eden o sözcüğü duydum
‘Katil’ dedi kalabalık arasından biri. Aralarında beni tanıyan diğerleri ilk sese katıldılar
‘Katil’…
‘Katil’ Dışarı çıktım, koştum, koştum, koştum…Bütün insanlar beni tanıyordu ve arkamdan bağırıyordu katil diye. Katil…Katil…” Fil sayıklama nöbetine tutulmuş gibi tekrarlıyordu beş harften oluşan o sözcüğü. Sesi yavaş yavaş azaldı, çıkmaz oldu ama dudakları kıpırdıyordu hala.
Yerinden doğruldu gitti ötelere, deniz kenarına bir kayaya oturdu. Kerim Beyde kalktı ve hıçkırıklarla ağlayan adamın yanına doğru yürümeye başladı. Fil yeniden kalktı, daha ilerilere yürümeye başlamıştı. Yalnız kalmak istediği anlaşılıyordu. Kerim Beyde öylece kala kalmıştı güneşin kavurduğu kayaların üzerinde.
Kerim Dündar, ertesi günü Fili aramak için balıkçı meyhanesine gitti. Bulamadı. Diğerlerine de baktı tek tek ama hiç birinde yoktu o kocaman adam. Dünden beri gördüğünü söyleyen yoktu. Kimi “bazen böyle kaybolur, bir zaman sonra ortaya çıkar” dedi kimi de “iyi bir kapı bulmuştur, birkaç gün sonra görünür gene” dedi. Ama ne Kerim Bey ne de başka biri Fili görmedi bir daha.
Birkaç hafta sonra gazeteler arka sayfalarda küçücük bir haber yayınladılar “denizden çıkarılan kimliği belirsiz ceset” hakkında. Uzun süre suda kaldığı için şişmiş yüzü gazeteden tanıdı Kerim Bey, haberin hemen yanındaki küçük siyah beyaz fotoğraftan. Nişanlısı Leyla Hanım hiç düşünmeden “canan için canından vazgeçmişti” ama Filin cezası daha yeni sona ermişti. Huzur içinde uyusunlar.