Kapıyı orta yaşlı bir kadın açtı. Bütün gün görmediği evladını özlemiş bir anne edasıyla “Hoş geldin” dedi. Lise son sınıfta okuyan genç yanındaki yabancıyı neden sormadığını düşünerek “Hoş Bulduk” dedi. Böylesi daha iyiydi. Ardından ağır adımlarla salonu geçip koridorun sonundaki odaya yürüdü. Burası doğup büyüdüğü odaydı. İçindeki mobilyalar değişse de “Oğlumun odası” havası hiç değişmemişti. Tüm tek çocuklarda olan ‘evin prensi’ havasını kapıdan girer girmez takınıyordu. Daha bebekliğinde başlamış olan ‘Tek belirleyici benim’ edası hala sürüyordu. Evlenip ayrı bir eve taşınsa bile bu havadan kurtulamayacaktı.
Melih Can, hemşire bir anne ile Muhasebeci bir babanın biricik oğluydu. Annenin ailesi de babanın ailesi de ekonomik olarak iyi durumdaydılar ve her ikisi de iyi kazanıyorlardı. Kendi geleceklerinin teminatı olan tek çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmeye çalışıyorlardı. Melih’te bu çabalara yanıt vermiş kentin en iyi liselerinden birinde okuyordu. Ama o hafta sonu anne baba için zor geçmişti. Nedeni ise oğullarının okuldan kim olduklarını tam olarak bilemedikleri bir arkadaş gurubu -ki bu arkadaş gurubu yeni türemişti ve hiç hoşlarına gitmemişti- ile yakın kazalardan birine ava gitmişlerdi. Anne “Oğlum sen hiçbir canlıya kıyamazsın” demişti. Baba, “Ne işin var elin dağında” demişti. Ama oğullarının gitmek konusundaki kararlığını gördüklerinde en azından şimdilik geri adım atmışlar, oğullarının o geziye gitmelerine izin vermişlerdi.
Salonda, hafiften geç kalmaya başlamış olan oğlunu merak etmemiş havasında oturan Mehmet Bey yerinden doğruldu. Son zamanlardaki en büyük endişesi olan saçlarını elleriyle düzeltip salonun kapısında karşıladı oğlunu. Yıllar önce eşiyle birlikte hazırladıkları bu mizansen zamanla alışkanlık haline gelmişti. Meraklı bir anne ve ilgisiz görünen bir baba. Bazen de tersi oluyordu.
“Nasıl” dedi “Bereketli bir av oldu mu?” Sesine ima tonu vermese de ağzından çıkan söz gurubunda potansiyel bir kinaye havası vardı. Genç adamın ses tonu ‘Ne demek istediğini anladım’ havasında yanıtladı babasının sorusunu
“Ben hümanist bir gencim” dedi. Koridorun loş ışığında kaybolurken devam etti “Hiçbir canlıya kıyamam” dedi ve odasına girdi. Anne ve baba birbirlerine baka kalmışlardı. Lise son sınıf öğrencisine hem de ÖSS hazırlık havasında baskı kurulamazdı. Biri kapıyı açmadan önce yaptığı işe mutfağa döndü. Baba da salona her zaman oturduğu TV nin karşısındaki koltuğuna gömüldü.
Melih kapının karşısına kurulan bilgisayar masasının başına geçti. Yanındaki konuğunu da odadaki tek koltuğa buyur etti. Yabancı şöyle bir üstüne başına bakıp
“Ben oturmayayım istersen” dedi. Genç delikanlı ısrarla “Koca bir gün yürüdük yorulmuşsundur” dedi. Ve eliyle koltuğun üzerinde duran kırlenti kenara çekip adamın oturmasını sağladı. Kendisini de yatağının üzerine bıraktı. Birkaç saniye sessizlik oldu. Konuk kaçamak gözlerle odayı inceliyordu. Gençse konuğunu izliyor alışması için O’na süre veriyordu. Bu küçüklükten beri böyleydi. Yalnız olmak zor geliyordu. Hem bir kardeşi hatta kardeşleri olsun isterdi ama maalesef anne babası tek çocuğu yeterli görmüşlerdi. O yüzden eve arkadaşlar getirirdi. Kendisi de sık sık gerek akrabalara gerekse arkadaşlarına konukluğa giderdi. “Her halde bu nedenle yanımdaki yabancı konuğa ses çıkarmadılar” dedi kendi kendine. Aslında doğru yapıp yapmadığını kendiside bilmiyordu. Sekiz on arkadaşın bir minibüs kiralayarak yaptıkları av partisinde tanıdığı ve haline acıdığı birini eve getirmek ne derece doğruydu o da tartışılırdı ya, neyse
İkindi saatleri dönüş yolunda verdikleri mola esnasında guruptan uzaklaşmış ve doğal gereksinimini gidermek için uygun bir yer aramaya başlamıştı. Ağaçlıklı küçük bir dere yatağına doğru indiğinde bir taşın üzerine oturmuş olan orta yaşlı köylüyü görmüştü. Ufak tefek zayıf bir tipti. Yüzünde derinleşen çizgiler olsa da bu çizgiler yakışıklı sayılmasına engel değildi. Özellikle de masmavi gözleri karşısındakini etkilemeye yeterdi. Adamın kendisini asıl etkileyen yönü ise dalgın duruşu ve yüzündeki hüzündü. O dere yatağına niçin gittiğini unutmuş ve adamla konuşmaya başlamıştı. Aslında konuşma da sayılmazdı ya kendisininki. Ama ideali olan psikoloji okumak nedeni aklına gelmişti. Herkesin bir merakı vardı. Kimi uzaya merak duyardı bilim kurgu ile ilgilenirdi. Kimi makinelere veya motorlara ilgi duyardı. Uçaklarla ilgilenen pek çok arkadaşı vardı. Gezmekten dolaşmaktan hoşlananlar kişilerde vardı çevresinde. İşte bu bağlamda kendisi de insana ilgi duyardı. Yüzlere yüzün arkasında saklanan veya gizlene duygular ilgisini çekerdi. İnsan ruhunu merak ederdi. İşte bu merak duygusu o ağaçların altında kabarmış ve öyle mahzun mahsun oturan adamın düşüncelerini duygularını öğrenmek istemişti. Orada sorduğu birkaç soruya kaçamak yanıtlar alsa da biraz uğraştığında derinlere ulaşabileceğini anlamıştı. Sessiz ve sakin oturan adamın bir karıncayı bile incitmeyeceği kanaatine varınca da birlikte eve gitmeyi önermişti.
Geziye gittiğine pişman olmamıştı ama diğer arkadaşları kendisinden rahatsız gibiydiler. O öyle diğerleri gibi yerli yersiz şakalar yapan biri değildi. O nedenle bir kenarda oturmuştu yol boyu. Hatta ilk başlarda “bu adam da mı bizle gelecek” gibisinden sözler duymuştu ama duymazdan gelmişti. Bu yüzden geri dönerken de ne kendisine ne de yanındaki yabancıya söz söyleyen olmamıştı. Hoş dönüş yolunda tüm minibüs yolcuları yorgunluktan uyuya kalmıştı ya.
“Ta en başından beri sormak istediğim soruyu sorabilir miyim?” dediğinde adam aklından geçenleri okur gibi yanıtladı.
“Beni o kadar endişelendiren ve karamsarlığa iten nedenin ne olduğunu anlamak istiyorsun. O yüzden beni buralara getirdin. Benden duyacaklarını o sevdiğin Mine öğretmenle paylaşmak istiyorsun.” dedi. Odada birden bir sessizlik oldu. Melih Can bir hayli şaşırmıştı. ‘Acaba yolda uyukladım da sayıkladım mı?’ diye aklından geçirdi. Ama hiç uyuduğunu anımsamıyordu. Öyle minibüslerde veya otobüslerde uyuyan biride değildi. Sorusunun yanıtı gene konuğundan geldi.
“Yok, yolda uyumadın da sayıklamadın da” Genç delikanlının şaşkınlığını görünce de “Benimki de öyle bir yetenek” dedi. Bir ana göz göze geldiler. “Korkma” dedi. “Senin sandığın gibi değil. Hikâyemi bir dinle ondan sonra karar ver” dedi. Ardından kollarını ensesine attı, gözleri duvardaki bir noktaya dikildi ve başladı anlatmaya.
“Her şey çok uzun zaman önce başladı. Ben sizin avlanmaya geldiğiniz dağda yakın bir köyde otururdum. Bazen siz gibi ava gider çoğu zaman ise çobanlık yapardım. Ama bir gün o bana rastladığın yerde bir akşam alacasında çok güzel birine rastladım. Yanına yaklaşmak istedim ama benden kaçtı. Ardından seslensem de o kadar hızlıydı ki yetişemedim. Eve döndüğümde anama durumu anlattım. Anam hiç hoş karşılamadı dediklerimi. “Bir daha oraya gitme” dedi. “Özellikle de akşam saatleri gitme” diye tembihledi.
Ama beni uyku tutmadı. O kara gözler o gece gibi simsiyah saçlar hiç aklımdan çıkmıyordu. Zamanla anamın söyledikleri aklımdan çıktı. Ben istemesem de ayaklarım o yöne gidiyordu. Bana emanet edilen koyunlarla ya da yalnız o dere yatağından geçmeden duramıyordum. Önceleri uzaktan baksam da günden güne korkum geçiyor o “Ay Parçası” nı görmek istiyordum. Bir öğle sonrası da muradıma ermiştim. O günü dün gibi hatırlarım. Sırtı bana dönüktü güneyden esen ılık yelle saçlarını tarıyordu. Bir zaman durdum seyrettim. Avı olan serçeye yaklaşan kedi gibi usulca yanına yaklaştım. Aniden kollarımı boynuna doladım. İşte ne olduysa o saniye oldu. Kendisine bağlanıverdim. Tabi O da bana bağlanmıştı. Biz yasak bir şey yapmıştık.
O günden sonra her gün O’nu görmek için dere yatağına gidiyordum. Saatlerce konuşuyor oynaşıyorduk. Bir gün birileri beni görmüş ve derhal anama yetiştirmişlerdi. “Senin Oğlun dere boyunda kendi kendine konuşuyor gülüşüyor” demişlerdi. Zavallı anam ağladı sızladı. Ama benim kararlı olduğumu görünce bıraktı. Köyün büyükleri gelip benimle konuştular. ‘Bu sevdadan vazgeç’ dediler ama nafile. Israrımı Anam affetmişti ama köylü affetmiyordu. Bir yandan da ‘İyi Saatte Olsunlar’ı başlarına sarmak istemiyorlardı. O nedenle beni dışladılar. Çekip gitmemi söylediler. Dinlemeyince de ta köyün dışına kadar taşladılar.” Adam tatlı tatlı anlatıyordu ama sohbeti dışarıdan gelen annesinin sesi bozmuştu.
“Melih Yemek yemeyecek misin?” Ardından kapı açıldı. Meraklı ebeveynin kafaları kapı aralığında göründü. “Sofra hazır hadi gel” dedi annesi. Babası da ekledi “Üstelikte bir hayli geç oldu” Kadın içeri girmiş her gece yaptığı gibi oğlunun battaniyesini açmıştı.
“Ben tokum” Melih Can’ın yüzünde zorlama bir gülümseme vardı. “Dönüşte verdiğimiz molada iyice doyurdum karnımı” diye ekledi. Karnı aç sayılırdı ama dinlediği öykünün devamını merak ediyordu. Babası sesine otorite tonu katarak
“O zaman fazla oyalanma da yat” dedi ve ekledi “Biliyorsun yarın okul günü” Annesi de fırsatı bulmuştu ya bir yandan yastığı düzeltiyor diğer yandan da söylenmeden duramıyordu.
“Bir daha ki sefere Pazar gezileri olmasın emi oğlum” dedi ve dışarı çıktılar. Kapı sessizce kapandı. Hala ilkokul çocuğuymuş gibi davranıyorlardı. İlgileri kimi zaman üzerine kurulmuş bir baskı gibi çok ağır gelse de seviyordu annesini ve babasını. O nedenle diğer arkadaşları gibi isyankâr olamıyordu. Ayak sesleri kapıdan uzaklaşınca koltukta oturan konuğuna dönerek
“Hadi devam et lütfen” dedi. Orta yaşlı köylü mavi gözlerini Melih can’a dikip
“Seninle sohbet etmek güzeldi ama yarın devam ederiz” dedi. “Bak gözlerinde kapanıyor” Ses tonu bir hayli etkileyiciydi. Ama delikanlı hikayenin sonunu duymadan uyuyamayacağını söyleyince yabancı sözlerine devam etti.
“O beni gördüğün dere boyunda güzel bir düğün yaptık. Bizlerden yalnızca gizlice gelen anam vardı. Köyün ahalisi ise uzaktan seyretti. Bütün bunları sana başka bir zaman anlatırım” dedi. Ama daha sözleri bitmeden genç delikanlı yatağına girmiş uykuya dalmıştı bile.
Meral hanımı işi iyice zordu. Hele emekli olduktan sonra iyice zorlaşmıştı. Önce kahvaltı hazırlıyordu. Küçük aileleri kahvaltıda bir araya geliyorlardı. İşe ilk gidende mesaisi erken başlayan Mehmet Bey oluyordu. Ardından Melih Can giyiniyordu. O sabahta diğer sabahlar gibiydi. Sabah kapının önünde servis minibüsünün kornası çaldığından bir iki saniye sonrasında kapı çalındı. Kapıda kısa boylu güleç yüzlü bir genç vardı.
“Meral Teyze, Melih hala uyanmadı mı?” Kadın oğlunun sınıf arkadaşına şöyle bir baktı. Biraz haylaz olsa da Yiğit, iyi bir çocuktu.
“Giyiniyor” dedi ve ekledi “Dün oğlumu çok yordunuz herhalde” dedi.
“Yok, Meral teyze, sabahtan bir şeyi yoktu ama öğleden sonra sanki yanında bir varmış gibi hep konuştu durdu” Kadın şaşırmıştı. Gece odalarına yaklaştıklarında da benzer sesler duymuşlardı. Hiç bozuntuya vermeden
“Bu ara yok dersler yok ÖSS hazırlıkları çok yoruluyor olmalısınız” dedi. Bir saat sonrasında ise Meral Hanım biricik prensinin odasını toplamaya gittiğinde Şifoniyerin üzerindeki aynaya parmakla yazılmış not dikkatini çekmişti. “Hoşça kal ve her şey için teşekkürler” Kendine yazılmış bir kısa yazı olduğunu düşünerek elindeki bezle sildi. Oğlunun sağlığı için daha dikkatli olmalıydılar. İşini bitirip odadan çıktığında az önce sildiği yazının aynanın sırlı yüzünde tekrar belirdiğini fark etmemişti.
Okul servisinde ise başını cama dayayan Melih Can’ın yüzünde kararlı bir ifade vardı. Sevdiği ve istediği bir dal olan Psikoloji okuyacaktı ama psikolojinin ötesine geçip parapsikoloji ile ilgilenecekti. Belki o zaman aynı gezegeni paylaştığımız diğer varlıklar hakkında bilgi sahibi olabilirdi. Kimbilir belki bir gün o mavi gözlü adamla tekrar karşılaşabilirdi. O zaman dün gece konuğundan dinlediği öyküyü tamamlayabilirdi. Belki de kişiyi dünyasında vazgeçirebilecek o varlıkları tanıyabilecekti.