UMUT HER ZAMAN VARDI
“Bir gün derin vadilerin içinde kayaların arasında bir bitki çıkacak. El kadar büyük kocaman yeşil yapraklarıyla diğerlerinden farklı olduğunu hemen belli edecek. İşte o zaman kuru susuz ve sıcak günlerin bittiğini anlayacaksınız”
-Deli evliya nın kehanetlerinden,,,-”
KÖSTEBEK
Genç adam, oturduğu taşın üzerinde düşünüyordu; acaba uzun süredir aradığı yer burası olabilir miydi?”. Saçları kısacık kesilmişti hatta kesilmiş değil de yolunmuş gibiydi. Susuzluk ve uykusuzluk sonucu yüzü ve zayıf bedeni kırış kırıştı. Kirli beyaz elbisesi neredeyse tüm vücudunu kaplıyordu. Üzerindeki tozlara bakarsanız yıllarca yollarda olduğunu anlardınız. Göz alabildiğine uzanan bir düzlük vardı önünde. Düzlüğün başladığı noktada ise uzun bir köprü vardı. Yaklaşık yüz adım uzunluğunda, yüksek ayakların üzerinde yarım bir köprü. Ova, annesinin iskele dediği yarı köprünün iki yanından güneye doğru derinleşerek, tüm kuzey ve kuzey batı yönlerine de kumul halinde uzanıyordu.
Annesinin anlattıkları aklına geldi, nasıl olabilirde bu kocaman boşluk sularla dolu olabilirdi. Karşıda geniş bir ovanın ötesinde yükselen dağlara bir kere daha baktı. Gözlerini, dağlarla arasında uzanan engebeli kumovaya çevirdi. Üzerinde hiçbir şeyin yetişmediği kocaman bir çöl göz alabildiğine uzanıyordu. Kafasını sola çevirdi hafiften. Kent gözlerinin önündeydi şimdi. Yıllar önce mutlu insanların yaşadığı binalar harabeye dönmüş haliyle karşısındaydı. Binlerce insanın yaşadığı evler, çalıştıkları işyerleri, aralarında dolaştıkları caddeler ve sokaklar bomboştu. Ayaklarının dibinde sandallar ve balıkçı teknelerinden kalan parçalar çamur rengindeki kumun üzerindeydi. Birkaç dakika sonra yerinden doğruldu. Bir saat önce tepeden gördüğü kendisini umutlandıran kalıntılara doğru yürüdü.
Eski bir meydanda duran şimdi parçalanmış halde duran beton ve mermer parçalarına baktı. Parçaları hayalinde bir kere daha birleştirdi. Annesinin kendisine anlattığı o dua eden ellere benziyordu. Onca yer dolaştıktan sonra içinde tükenmeye başlayan umut bu sabah o tepenin başında yeniden yeşermişti. Sırtındaki çantayı indirdi. Çantayı dolduran ıvır zıvır arasından eski bir fotoğraf çıkardı. Karşılaştırınca annesinin gençken önünde resim çektirdiği güvercinleri salıveren iki el heykelini bulduğunu anladı. Annesinin doğup büyüdüğü topraklara yaklaşmıştı.
Kendisi bu boş dünyaya gelmişti. Felaketle aynı günlerde doğmuş olduğundan eski güzel dünyayı bilmiyordu. Her şeyi annesinin anlattıklarından biliyordu. Sanki hiç varolmamış gibi geçmişte kalan bir dünyadan söz etmişti.
“Bir anda denilebilecek kadar kısa bir sürede gerçekleşmişti olanlar” demişti. “Sanki bir küvetin tapası açılmışta içindeki su boşaltılmış gibi” denizlerin suyu birkaç haftada çekilmişti. Bu tanımlama annesine aitti. Ve sonrada küvetin su doldurup içine girdikleri banyo tekneleri olduğunu söylemişti. Yıllar içinde onlarca kırılmış atılmış küvetler görmüştü. “Denizlerin çekilmesinin ardından önce yağmurlar azalmış ardından çimenler otlar sararmış, ağaçlar kurumuştu, Bitkilerin çoğu, özellikle bol su isteyen bitkiler tarihe karışmıştı. Çöl bitkileri ve susuzluğa dayanabilen bitkiler yaşamlarını sürdürmeyi başarmışlardı. Hayvanlar da öyle tabi. Doğada var olan besin zinciri kırılmış önce otla beslenenler sonra etle beslenenler silinmişlerdi yaşam sahnesinden. Ve sıra insanlara gelmişti. Sadece çöle ve sıcağa ayak uydurabilenler sağ kalmışlardı
“Tüm işaretler belirmişti ama bizler anlamamıştık” demişti yıllar öncesinde anlattıklarında.
“Ben neredeydim o zamanlar” dediğindeyse
“Sen henüz dünyada yoktun tatlım” yanıtını almıştı. Ardından kemikleşmiş güzel yüzü gülümseyerek “Babanla birlikte seni çağırmaya gitmiştik” diye eklemişti. O zamanlar ne demek istediğini anlamasa da şimdileri bir balayından söz ettiklerini anlamıştı.
Zaman zaman annesinden duyduğu o güzel günleri kafasında canlandırmaya çalışıyordu. Sularının gürül gürül aktığı nehirlerden, nehir sularının döküldüğü göllerden ve mavi denizlerden söz etmişti. Bir damla temiz su için göz kırpmadan cinayetlerin işlendiği bir dünyada yaşıyordu, bu koca boşluğun nasıl su kütlesiyle dolu olduğunu kavrayamamıştı. Rüzgarda dalgalanan, kendine has kokusu olan mavi devasa bir kütle… Bu gerçek olabilir miydi.”Annemin hayal gücü ne kadar da geniş” diye düşündü.
Sanki beynine kazımak ister gibi sürekli anlatmıştı annesi olanları… “Bilim insanları uzun süre yaşlı gezegenimize neler olup bittiğini anlamaya çalışmışlardı. Gezegenimizde okyanusların oluşması milyarlarca yıl önce gerçekleşmişti. Bizler dünyaya gelmeden milyarlarca yıl önce. Onca zaman içinde su düzeyinin bu kadar düştüğü hiç görülmemişti. Buzul dönemlerinde belki birkaç metrelik yada birkaç on metrelik su çekilmesi olduğu biliniyordu ama onunda gideceği yer belliydi. Kutupların soğuması ve yıllar süren kar yağışı okyanus sularını kutuplara yığmıştır ya da yığdığı tahmin edilmiştir. Basit bir hesaplamayla üç yüz milyar kilometre küpten daha fazla su çekilmişti. Atmosfere yada atmosfer dışına gittiği de tespit edilememişti.
O zaman bir olasılık kalıyordu o da yer kürenin içine, manto ile mağma arasına bir yerlere kaçmıştı. Yine o zamanlar bilim insanlarının yaptığı hesaplara göre binlerce kilometre uzunlukta ve en az birkaç kilometre yükseklikte muazzam boşluklar olmalıydı ki anca o hacmi yutabilsin. Çapı onikibin kilometreyi geçen bir gezegen için bu boşluk devede kulak bile kalmazdı..
Dini fanatikler ise konuyu direk Tanrıya, Tanrının insanı cezalandırmak isteyişine bağlıyorlardı. Gerçi haklı olduğu yerlerde vardı. Okyanus düzeyinin yaklaşık beşyüz metre düşmesiyle gezegen ve gezegenin sakinleri korkunç bir su sıkıntısıyla karşılaşmışlardı. Bu olanlar o yıllarda yaşanan ve küresel ısınma adıyla nitelenen olayların ardından gelişince ortam tam bir cehenneme dönmüştü. Yine de zarar görse bile doğa kendisini onarabilir, bu yeni gelişmelere ayak uydurabilirdi ama üzerinde yaşayan İnsanlar olmasaydı.
İnsan ve insanın hırsı buna engel olmuştu. Azla yetinmemiş üzerinde yaşadığı ve adına doğa “ana” dediği gezegeniyle barışık yaşamayı öğrenememişti. Gezegenin en zeki varlığı, zekasıyla ters orantılı kendi doğasında olanı gerçekleştirmiş, tüm gezegene, özellikle de kendi türüne zarar vererek yaşadığı lüksü sürdürmeye çalışmıştı. Ayakta kalmayı düşünmeden birlikte hareket edip birbirlerine destek olmadan, birbirlerinin kuyusunu kazmaya çalışmışlardı. Bin yıllardır en iyi bildiğini gerçekleştirmiş, birbirleriyle savaşmışlardı. Hem de ne savaş…
Su savaşlarının ilkinin ne zaman çıktığını kimse anımsamıyordu. O yılları anımsayacak nesilde yeryüzünden silinmişti. Yıllardır depolarda bulunan silahların pek çoğu kullanılmıştı. O insanlar, geride sıcak, kurak çöl benzeri bir dünyayı geride bırakarak ve uygarlık namına ne varsa hepsini yakıp yıkarak silinip gitmişlerdi.
Çekilen sular yeni kıtalar çıkardı ortaya. Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarıyla kuzeyden birleşti. Eski atlaslarda gözüken Bering Boğazı kaybolmuş, yerini geniş buz çöllerine bırakmıştı. Atlas okyanusu küçülmüş, iki parçalı bir iç deniz havasına girmişti. Kuzey yarıküresinde Eski Akdeniz’in daha büyüğü kapalı okyanus haline gelmişti. Akdeniz ise önce küçülmüş, doğuda koca bir göl haline gelmişti. Ve kuraklık devam ettikçe kendisini besleyecek ırmaklar olmadığından kurumuştu. Eski Küçük Asya yani Anadolu, Balkan yarımadasıyla birleşmişti.
İngiltere bir ada olmaktan çıkmış Avrupa ve İskandinavya ile birleşmişti. Eski insanların anlattığı kuraklık öncesi zengin uluslardan olan Hollandalıların yüzyıllarca uğraşarak denizden çaldıkları ovalardan çok daha geniş ovalar oluşmuştu. Ama tüm dünyada olduğu gibi denizin dibinden gelen kumlar rüzgarlar aracılığıyla her yeri işgal etmişlerdi. Üstelik tarım için yeterli su yoktu ve o geniş ovalar bozkırlara ve çöllere dönüşmüştü, özellikle de üzerinde milyonlarca yıl tuzlu su barındırmış deniz yatakları. Özel koleksiyonlarda kalan atlaslarda görünen Avustralya kıtası Asya ile birleşmişti. Eski adalar tepeler ve dağlar olmuş ama denizin içerisinden yeni adalar çıkmıştı.
Savaşlar, yıllarca sürmüş, uygarlığa ait ne var ne yoksa hepsini silmişti. Susuz kalan ülkelerin yurttaşları su ve yiyecek için kitleler halinde, kutuplara doğru yol almaya başlamışlardı. Elinde suyu olanlar ise var güçleriyle kendilerini savunmaya çalışmışlardı. Kıtaların arasındaki denizler, aşılmaz engeller olmaktan çıktığı için doğal engeller ve sınırlar kaybolmuştu. Aç, yılgın insanları durdurmak mümkün olmamıştı. İnsanoğlu büyük kitleler halinde göçmüştü. Belki o zamanlar, vicdanında “paylaşmak” olan kişiler bile bu olay karşısında susmuş, katı bir bencillikle kendisini ve kendi halkını düşünmek zorunda kalmıştı. İşte o zaman depolarda saklanan atom silahları ortaya çıkmıştı. Bu en tehlikeli silahları kullanmak meşru hale gelmişti. Sonuç, kolay kolay kapanmayacak bir karanlık çağın başlangıcı olmuştu…
Yangınlar, günlerce, aylarca süren yangınlar yaşamıştı dünya. Ateşi yükselen ağır hastalar gibi yanıyordu. Azalan yağmurlar, kaybolan denizler, gün boyu bitip tükenmeden dünyayı kasıp kavuran güneş. Uygarlığa ait ya da doğal olanı ayırt etmeden her şeyi yakıp kavurmuşu. Evler, binalar, ağaçlar, ormanlar her şey yanıp silinmişti. Özellikle de insan oğlunun belleği sayılabilecek kitaplar
Uygar kalan küçük guruplar, saklanmışlardı. Eski güzel günlerin son anılarını saklamak istiyorlardı. Ama içgüdüleri ile vahşi hayvan sürüleri gibi hareket eden çoğunluk güce dayanan bir hakimiyet kurmuşlardı. Kendilerini ve kendilerine kalan ortak mirası saklamak isteyenlerin izlerini sürerek yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Ne de olsa avlayabilecekleri hayvanlar azalmıştı. yaşadıkları karanlık çağın bir an önce bitmesi, bilim ve yasanın tekrar düzene hakim olmasını istiyorlardı. Önce sahip olduklarını mirası korumak ve tüm dünyaya egemen kılmaktı amaçları.” Bütün bunları düşündüğü yerden kalktı. Ama aklında hala sorular vardı. Kendi kendine “acaba hala kaldı mı bu insanlardan” Yıllarca annesiyle aramışlar ama bulamamışlardı. Annesinin çantasında taşıdığı atlasta gördükleri toprakların pek çoğunu dolaşmışlardı. Uygar Avrupayı İngiltereyi dolaşmışlardı ama yalnızca ilkellik bulmuşlardı. Ve hastalanan annesini isteği üzerine geriye doğdukları topraklara dönmeye başlamışlardı. Ve maalesef annesi yolda vefat etmişti. Bilmediği yaban ellerde annesini toprağa vermişti. Zavallı babasını hiç tanımamıştı, Genç adam daha yeni doğan çocuğuna doyamadan felaketin ilk yıllarında orduya çağrılmış ve bir daha geri dönmemişti. Ve şimdi de yapayalnız kalmıştı koca dünyada.
Aradığı hazine aklına geldi. Bir defa annesinden de duyduğu eskilerden kalma bir hikaye anlatılırdı hiç yaşanmamış gibi. Bir adamdan söz ediyordu, deli mi yoksa ileriyi gören bir evliya mı kimse bilmiyordu. Hatta öyle birinin yaşadığı bile kuşkuluydu ama hep anlatılırdı. Büyük kuraklık başlamadan hemen önceki yıllarda yaşamış. Hani o zenginliğin ve bolluğun su olup göklerden yağdığı günlerde. Bu adam kendi zamanında bir garip adam olarak kabul ediliyordu ama bazıları da deli diyordu. Deliyse bile çevresine zararı olmayan kendi halinde bir deliydi. “Ben hayal meyal anımsıyorum öyle birini” demişti annesi.
Bu adam sokaklarda caddelerde geziyor ve bulduğu tüm plastik –pet – ve cam şişeleri topluyordu. Hepsini temizliyor ve içine temiz sular katarak –ya da boş olarak götürüyordu. Hiç kimse adamı ciddiye almıyordu ama kendisine yardımcı olmaktan da geri durmuyorlardı. Bir tür deli kabul ettikleri adamla eğleniyorlardı ama ellerindeki şişeleri de veriyorlardı Yaşlı adam, yolunun üzerinde kaynak suyu akan bir yerden dolduruyor ve bilinmeyen bir yere götürüyordu. Hayvanıyla yürüyen biri ya da traktörüyle tarlasına giden bir köylü kendisine yardımcı oluyor ve adamı işlettiğini düşünüyordu. Ovanın öte yakasında bir yerlere ayrılıyor şarkılar türküler söyleye söyleye dağlara doğru yol alıyordu. Adamın vardığı son noktayı kimseler bilmiyordu. O her şeyin bol olduğu zamanlarda pet ve cam şişelerle su taşıyan adamı kim ne yapacaktı ki.
Bu bir hikaye miydi? Efsane miydi? Böyle bir adam yaşamış olabilir miydi? Sağ kalan ve hikayenin peşinden dolaşan kişilere bakarsanız gerçekti ama diğerlerine göre kafası dumanlı birini uydurduğu bir hikayeydi. Peşinden gidilmeye değecek bir hikaye. İçinde tertemiz suyun saklandığı yirmi otuz şişeden söz ediyorlardı. Belki elli hatta yüz şişe diyenlerde vardı. İşte delikanlı uzun yıllar litrelerce olduğu tahmin edilen bu serveti aramışlardı annesiyle. Sanki çil çil altınlardan söz ediliyor gibiydi. İnsanların bir yudum suya gereksinim duyduğu bir dünyada, şişelerce suyun bir yerlerde gömülü olmasından söz ediliyordu.
Birden aklına gelmiş gibi beyaz tulumunu araladı. Çıkardığı matarasından bir iki yudum su aldı. İçtiği suyun sıcaklığı idrarına benziyordu. Matarayı sıkıca kapatıp tulumunun içine kattı. Hazinenin kimse tarafından bulunmamış olmasını dileyerek yerinden doğruldu. Başının üzerindeki koyu renk camlı gözlüğü gözüne yerleştirdi. Akşam olmadan bu viran kentten ve gece yaratığına dönüşmüş olan insan sürüngenlerden uzaklaşmalıydı.
İkinci molayı verdiğinde bir hayli yol almıştı. Bir tepeyi tırmanmış tepe üzerinde eskiden bir köy olduğu belli olan harabelerdeydi. Ufuktaki güneşe baktı, güneş ufka yaklaşıyordu. Annesinin kendisine dua gibi ezberlettiği işaretleri anımsadı.
“Taş güvercinli kente gelince yüzünü doğuya dön ve yürü, üç diş tepesini bul” demişti. Yarı köprülerin olduğu eski deniz kenarındaki kent harabelerini birer birer dolaşıyordu. Aylarca, eski Ege denizinin kuzeyini dolaşmıştı. Sıra güneye gelmişti. Neredeyse iki saattir aralıksız yürüyordu. Bir yerlerde temiz su bulamazsa yedekleri kullanmak zorunda kalacaktı. Beyaz tulumunun altındaki matarasından dudaklarını ıslatacak kadar su içti. Belki tepenin doğusuna inerken kalın gövdeli kaktüslerden birkaç tane bulabilir, sulu gövdelerini emerek biraz olsun susuzluğunu giderebilirdi. Tepesinde boza pişiren güneşe aldırmadan yeniden yürümeye başladı.
İyice kaybolmaya yüz tutmuş asfalt yola paralel ama iyice içeriden yürüyordu. Bazı yerleşim yerlerinde gördüğü insancıklara bu köyde rastlamadı. Yine de şu boş köy evlerinde, yarasalar gibi geceleri yaşayan birilerinin olduğuna emindi. Bu insanlar kendisinden çekiniyor olmalıydılar ki ortalıkta görünmüyorlardı. Ne zarar görmek ne de zarar vermek istemezdi. Bu nedenle gölgelerden yürüyor ve sürekli çevreyi dinliyordu
Uzun yıllar öncesi annesinin söyledikleri aklına geldi. Kendisini doğuran, büyüten, gerek değişen iklim koşullarından gerekse vahşileşen insanlardan koruyan annesi, zayıf bedenli ama güçlü bir kadın. Pek çok şey biliyordu, bildiği her şeyi oğluna da öğretmişti. En önemlisi ise bir yerlerde uygarlığın hala var olduğuna inanıyordu. “Aramalı, uygar dünyayı bulmalısın, çünkü sen oraya aitsin” diyordu.
Bunları düşünerek yol alırken birden gözü ileriye güneye çevrildi. Üç yüksek toprak biraz aşağıda düzlüğe doğru uzanan yamaçta kendisine bakıyor gibiydi. Bir an içinde umut ışığı yandı. Ustasını yani öğretmenini yani annesini toprağa vereli neredeyse bir yıl oluyordu. O zamandan beri dünya, kendisi için daha bir yalnızdı ve umutsuzdu. Şimdi aşağıda milyonlarca senedir öylece duran üç tepeyi görünce içinde yeniden yaşama umudu belirmişti. Acaba aradıkları yer orası mıydı? Gün batmadan yakınına varmalıydı. Üstelik aşağıda mola verdiği kentten bu yana kendisini takip eden gölgede de kurtulmalıydı. Olduğu yere çömeldi, kayaların arasından sırtında çantası ile bir yılan gibi sürünmeye başladı. Ancak bir yılan veya kertenkele kendisiyle bu konuda yarışabilirdi. Ne de olsa o bir köstebekti.
Yaklaşık yarım saat sonra üç tepenin arasındaydı. Annesinin kendisine ezberlettiklerini anımsamaya çalıştı. “Sol gözün pınarını bul” Evet, tepelere bu açıdan bakınca ortadaki daha yüksek olan tepe bir burun gibiydi. Diğerleri de sanki göz, bir an durdu. Buralar daha çukurda kaldığı için karanlık olmuştu şimdiden. Çevresini dinledi sessizce. Tepeden inesiye kadar bir hayli gürültü çıkarmış olmalıydı. Özellikle de kim olduğunu ve niçin peşinden geldiğini bilmediği o takipçiden kurtulmuş olmalıydı. Hiç ses seda olmadığına kanaat edince yürümeye devam etti.
Uzaktan alçakmış gibi görünse de, yanına yaklaştığında tepelerin ne kadar yüksek olduğunu daha iyi anlıyordunuz. Eskiden üzerinde ağaçların olduğunu yanmış köklerinden anlıyordunuz. Büyük yangınlarda kavrulan siyah, eğimli toprakta artık susuz yaşamaya alışmış çalılar ve otlar vardı. Bolca da kaktüs tabii
Neredeyse sol tepenin çevresini dolaştı ama değil mağara bir küçük kovuk olabilecek boşluk dahi bulamadı. Ne olur ne olmaz diye diğer tepeye yöneldi. Ne de olsa sol ve sağ göreceli kavramlardı. Dakikalarca araştırdı, döndü tekrar baktı ve bir kere daha. Tüm çabaları nafileydi tabi. Geriye ilk tepeye döndü ama nafile. Ya annesi yanılıyordu veya annesinin tarif ettiği yer burası değildi. Gökyüzünde ilk yıldızlar görünmeye başladığında yatması gerektiğini anlamıştı. Hemen hazırlıklara başladı. Sabah güneş ışıklarını üzerine doğurmalıydı. O sıcaklık sayesinde uyanması daha kolay olurdu. Tepenin doğu yönünde çabucak bir çukur kazmalı iyice yıpranmış ve defalarca onarım görmüş uyku tulumunu toprağa gömmeliydi. Ve uzun ince sazını dışarıda bırakarak toprağın içine yuvalanmalıydı. O saz sayesinde toprağın altında soluk alabiliyordu.
Yılların alışkanlığıyla bir köstebek gibi kazmaya başladı. Bazen sırt çantasında taşıdığı kürek yardımıyla bazen de tırnaklarıyla kazıyordu. Henüz bir dirsek boyu kazmıştı ki parmaklarının yumuşak bir katmana geldiğini hissetti. Biraz daha iteleyince eli boşluğa çıktı. İçini sevinç kapladı. Bazen bu tür küçük boşluklar işini kolaylaştırıyordu. Sırtını toprak anaya dayayıp uyumak çok daha güvenli oluyordu. Üstelik savunmasız hayvanlar gibi ürkek yalnızca gözlerini kapatıp uyur gibi yapmaktan da yorulmuştu. Biraz daha eşeleyince rahatlıkla sığabileceği üzerine yığılmış toprağın ağırlığı olmadan uyuyabileceği bir mağara bulmuştu. Çevreden büyükçe bir çalı kökledi. Eğilerek geldiği yöne doğru beş on adım attı. Ardından geri geri yürüyerek ayak izlerini sildi. Elleriyle bedeni girecek kadar kazdı ve önce ayakları ardından gövdesi toprağın içinde kayboldu. Kafasını da içeri aldıktan sonra sağ eli çalıyı köküyle girdiği noktaya sıkıştırdı.
İçeri girdiğinde sevincinden az daha çığlık atacaktı. Mağara sandığı boşluğun, bir kulübe girişi olduğunu anlaması çok sürmedi. Bir bağ evi ya da avcı kulübesi olmalıydı. Yanında taşıdığı çırayı yakınca yanılmadığını anlamıştı. Aklına ilk gelen söylentilerin gerçek olduğu, hazineye kavuştuğu olmuştu. Utanmasa kahkaha atacaktı. Çıranın isli alevinde odayı çepeçevre kontrol ettiğinde yanıldığını anladı. Yine de sığınabileceği ve karnı iyice acıkana kadar saklanabileceği güvenli bir yere kavuştuğu iyi olmuştu. Uzun zamandır ilk defa güzel bir uyku çekecekti. Kimbilir belki de burası evi, sığınağı olabilirdi. Dünya yıkılsa da umut her zaman vardı