Koskoca pazar yerindeki tek lokantaydı Mersin Lokantası. Pazaryeri çay boyunda ama kasabanın dışında kurulduğu için çevrede de başka lokanta yoktu. Sadece Pazarın kurulduğu günler gelen lahmacun, ekmek arası köfte, döner, tost satanlar vardı. Mersin Lokantası ve sahibi Hulki Mersin, üzeri birkaç yıl önce örtülmüş olan bu pazar yerinin sahibi gibi davranırlardı. Patron bu cesareti siyasi bağlantılarından ve pekte sevilmeyen ailesinden alıyordu. Yine de lezzetli ve ucuz yemek yenilen bir yerdi.
Mersin Lokantasında çok çalışan yoktu. Diğer günler tek tük müşterisi olurdu ama pazarın kurulduğu iki günde yani pazar ve perşembe günlerinde işleri iyi oluyordu. Bu yüzden çalışanların sayısı beşti. İçlerinden biri patrondan cesaret alan ve akrabası olan Şeref’ti. Şeref, hemen her yerde görebileceğiniz kabadayı özentisi, ağzı bozuk, içkiyi, kavgayı ve kumarı seven biriydi. Yaşadığı birçok rezillikten sonra Hulki Bey’in ablası, oğlunu göz kulak olması için kardeşinin yanına vermişti. Şeref, her yaştaki insanla yüzgöz olmayı seven hain tipli biriydi. Burada dayısının iş yerinde şef garsondu, aşçıbaşıydı müdürdü. Üstelik belli etmemeye çalışsa da dışardan bakanlar kendini patron Hulki’den daha çok patron gibi gördüğünü fark ediyorlardı. Şeref’ten başka bir aşçı ve iki garson vardı. Bir de bulaşık ve temizlik işlerine bakan Esma Kadın. O personelden bile sayılmıyordu. Karışmayan, konuşmayan sessizce işini yapan biriydi.
Yine bir Perşembe akşamıydı ve pazaryeri dağılıyordu. Havanın soğukluğu dışarıda uğraşanlardan belli oluyordu. Kimi ellerini ovuşturuyor kimi yer yer teneke kutuların içerisinde yakılan kartonlarla, kasa parçalarıyla ısınmaya çalışıyordu. Üstelik gün boyu yağan yağmurdan sonra akşam saatlerinde hava iyice soğumuştu. Mersin Lokantasında yemek yiyen işlerini tamamlamış pazarcı esnafından birkaç kişi vardı. Gün boyu dolup taşan masalarda oturanlarda onlara hizmet edenlerde bir an önce evlerine gitmek gibi acele ediyorlardı. Şeref, kasanın kenarında ayakta duruyor yemek yiyen birkaç müşterinin de gitmesini bekliyordu. Uzun boyuyla fark edilmeyecek gibi değildi. O ara mutfaktan çıkan Esma Kadın, temizlik işlerine başlamıştı. Kadını gören Şeref’in suratı iyice düştü. Böyle yaşlı ve ağır birini işe aldığı için dayısına kızgındı. İtiraz ettiğinde Hulki Usta kadından yana çıkmış “Bu garibanla fazla uğraşma güçlü tanıdıkları var” demişti.
Kova duvar dibinde duruyor elinde süpürgesi ve küreğiyle yerleri süpürmeye çalışıyordu. Önce boş masaların altlarını ve çevrelerini süpürdü sonra diğer hala yemek yenilen masalara yöneldi. Bir ara elindeki süpürgenin sapı tek başına yemek yiyen birinin koluna dokundu. Müşterinin elindeki kaşıkta bulunan yemekler masaya döküldü. O zaman Şeref’in kalın sesi duyuldu “Kadın, biraz dikkat etsene.”
Esma hanım, bir şey demedi ama yüzü kızarmıştı. Biraz cesareti olsa ‘ayıp değil mi annen yaşındaki kadına böyle bağırmak’ derdi ama terbiyesi, görgüsü bunu yapmaya engeldi. Üstelik bu zamanda işten çıkmak akıl kârı değildi. Zorla gülümsemeye çalıştı müşterisine. Masada oturan adamın yanına yaklaştı, üzerini ve masayı silmek için hamle yaptı. Yemek yemeğe devam eden yaşlı ufak tefek adam gülümsedi. “Olur böyle şeyler” dedi Şeref’in yüzüne bakarak. O zaman Şeref müşteriye bir kere daha alıcı gözle baktı. Adam ne Kasabadan ne de civar köylerden değildi.
“Kusura bakmayın” dedi tekrardan ve dışarı çıkan kadının arkasından seslendi “Esma Kadın buraya gel.” Yan tarafta bulunan kapıya yöneldi. Şeref, dışarı çıkar çıkmaz Esma kadın süpürgesini faraşını aldı o da dışarı çıktı. Arkasından oda çıktı. Kış günleri kısa olur, bu yüzden yan kapının açıldığı çay kenarı karanlıktı, soğuktu. Birkaç metre ötede akan çayın sesi duyuluyordu. Esma Kadın, eşikten dışarı adımını atar atmaz baş belasının öfkeli sesi duydu
“Sana kaç defa söyleyeceğiz be kadın. Bu işi yapamıyorsun.” Kadın sessizdi ama gözlerinin dolduğunu anlamak için ışığa ihtiyaç yoktu. “Bırak git daha fazla bize zarar verme” dedi. Aralarında bir metre bile yoktu. Uzun boyuyla genç adam tepeden bakıyordu karşısındaki kadına.
“Ama bir kazaydı” dedi ama demez olaydı. Şeref, daha çok öfkelendi. Böyle tipler karşısındakinin sesini çıkarmadığını görünce azıtırlar iyice ya Şeref’e de öyle olmuştu. Ağzından tükürükler saçılmaya başlamıştı.
“Müşteriye zarar verilir mi? Şimdi ne yapayım seni. Çaya atayım da boğuldu mu diyeyim. Yoksa…” Tokat atmak üzere elini kaldırdı. “Şimdi bir vuracağım yarısı boşa gidecek” dedi. Burnundan soluyordu.
“Özür diledi yetmez mi? Üstelik ben de şikâyetçi değilim.” Kapıdan gelen sesin kime ait olduğunu görmek için bakışlarını çevirince masada ki müşterisini gördü. Birinin kendisini izliyor olması egosunu daha da güçlendirmiş olmalıydı ki “Sen karışma ihtiyar” dedi. Eli hala havadaydı.
“Bırak” dedi müşteri.
“Bırakmazsam ne olur dedi beriki. “Böyle ısrar edersen sıra sana gelecektir. O zaman sen de tadarsın tokadımı.” Yaşlı adam hafifçe gülümsedi ve birkaç adım ileri çıktı. Ayakları dar beton şeridin dışına çıkmış çayın kenarındaki taşlara gelmişti. Bu ufak tefek adamın cesaretinin nerden geldiğini düşündü Şeref. Birkaç adım geriledi. Çayla arasında birkaç adım kalmıştı.
“Eminim ki Esma kadın sırasını bana seve seve verecektir.” Esma kadın ne yapacağını bilemedi. Korkuyordu, bütün kasabaya korku salan bu serseri adamın eli hala havadaydı.
Ne yapması gerektiğine karar vermişti yılların kabadayısı Şeref, şanına leke sürmeyecek, başladığı işi yarım bırakmayacaktı. Havada duran elini biraz daha kaldırdı ve tam indirmek üzereyken müşteri yanında belirdi. Aradaki mesafeyi ne ara geçmişti anlayamadı. Adam, havadaki elini bileğinden kavradı ve aşağı çekti. İriyarı genç adamın direnmeye fırsatı olmadı ve dizlerinin üzerine çöktü. Esma kadın ne yapacağını bilemedi.
“Bırak Beyim, böyleleriyle uğraşılmaz” dedi. Adam kafasını çevirdi ve kadına baktı. Yaşlı gibi dursa da yılların izlerini taşıyan yüzünde güzellik vardı. İlk başta fark edilmeyen sade bir güzellik, benim diyen gençleri cebinden çıkaracak bir asalet vardı. Tekrar karşısında dizlerinin üzerinde duran Kabadayı Şeref’e döndü.
“Kimse sana haddin bildirmemiş, terbiye vermemiş, bu yüzden küstahlaşmışsın.” Bileği biraz daha büktü. Genç adamın yüzünde acı vardı. “Kimse sana nezaket öğretmemiş. Ama bir yerlerden başlamak gerekiyor.” Ardından kavradığı bileği geriye doğru biraz daha büktü. Kabadayı acı ile inledi.
“Anladım” dedi dişlerinin arasından fısıldar gibi. Müşteri yüzünü biraz daha yaklaştırdı. İşte o zaman çevresine terör estiren Şeref’in yüzünde anlatılması imkânsız bir korku belirdi. Bütün yüz kasları fotoğraf gibi donup kalmıştı. Acı dolu ve sonsuza kadar sürecek felç gelmiş gibiydi suratına. Ağzını açabilseydi avazı çıktığı kadar feryat edecek ortalığı yıkacaktı böğürmesiyle. Yüzüne gelen nefesin iğrençliği karşısında soluk alamıyordu. Dünyanın bütün iğrençlikleri bir araya gelse böyle bir koku yayamazdı. İçini tarif edilemez bir kusma istediği doldurmuştu. “İşte sen busun ve kendine bakıyorsun” dedi yaşlı adam.
Esma kadın gördüklerine inanamıyordu. Tüm Kasabaya ve çevresine korku salan kabadayı korkudan altını ıslatmıştı. Hem de kendinden bir hayli yaşlı, zayıf ve kısa boylu birine. Birden Lokantanın kapısından bir ses duyuldu.
“Karaş yeter” dedi. Kendisine seslenilen adam parmaklarını gevşetmeden kafasını çevirdi ve kapı eşiğinde duran beyaz takım elbiseli adamı gördü. Yanında Lokantanın sahibi ve kalabalık bir meraklı gurubu vardı. “Ama Efendim” dedi sessizce. “Birilerinin böyle adamlara nezaket öğretmesi gerekiyor.” Yüzü az önceki yemek yiyen adamın sakinliğine dönmüştü.
“Sen bu Kasabada misafirsin, unuttun mu?” Sesi toktu ve itiraz kabul etmeyecek bir havası vardı. Lütfü üzerindeki korku kalkınca rahatladı ama midesin de ne var ne yoksa hepsini çıkardı.
“Temizlenmesine yardımcı olmama bir şey demezsiniz değil mi?” dedi ve cevabı beklemeden İri yarı adamı kollarından kavradı. Sanki kirli bir yastıkmış gibi biraz ötede akmaya devam eden çayın soğuk sularına fırlattı. Önce beyaz takım elbiseli adama döndü, “siz bir yardımcı arıyordunuz değil mi?” dedi. Sonra aynı bakışlar sıcak bir gülümsemeyle Esma Kadın’a döndü ve “Sizin de yeni bir işe ihtiyacınız olacaktır. Yarın Yekta Bey Konağına gelin. Orada yemeklerinizi sevecek birileri var” dedi. Sakin adımlarla çay boyunda yürümeye başladı.
Kabadayı Şeref, bir daha hiç konuşmadı. İçkiye kumara tövbe etti, namaza başladı. Gördükleri hakkında kimseye bir şey anlatmadı. Kasabanın sessiz sakin hocalarından biri “Lâl Hoca” oldu. Ama ne kadar çabalarsa çabalasın yüzünde donup kalan korku ifadesi silinmedi.