Hiçbir zaman başladığım bir işi layıkıyla bitirmedim. Hiçbir zaman bir baltaya sap olamadım. “Ben beceriksiz biri miyim?” sorusunu sordum kendime her zaman. Ailesini bile geçindirmekten aciz, neredeyse ‘O’nu kötü yola düşüren olan bir zavallıyım. Ama neyse ki bazı şeylerin çabuk farkına vardım. Bu sayede ailemi büyük bir günaha girmekten kurtardım. Belki burada olmam ve bu bekleyişim kefaretim olur. Ama sanmıyorum. Öyle bir günah ki içine battığım, yeryüzünün tüm evliyaları gelse bile beni kurtaramaz. Bulunduğum yer öyle bir yer ki, küçücük, aciz, iğrenç ve ıslak bir solucanın hayatta kalabilme şansı bile ana karakterinkinden kat be kat fazladır. Ve ben yine de umutla bekliyorum Yüce Tanrıdan bir ışık gelir diye.
Cehennemin ne yerin yedi kat dibinde ne de başka evrenlerde başka dünyalarda bizleri bekleyen bir yer olmadığını anlamıştım artık. Cehennem, insanın ta kendisidir. Gerçek cehennem insanın içinde var olan o tüm lanetleri hak eden şeytanla bir olup bizi yakıp kavuran berbat duygulardır. Kıskançlığın ta kendisidir ve kıskançlıktan kaynaklanan öfkedir cehennem. Gözlerimizi kör eden öfkemizin sonucunda yaptığımız ardından milyonlarca kere pişman olduğumuz eylemlerdir. İnsanın vicdanı o kızıl alevlerin sonsuz gökyüzüne yükseldiği dipsiz çukurlardan daha büyük cehennemdir. Kıskançlığın ta kendisi, hayat arkadaşını, can yoldaşını kıskanmaktır asıl cehennem. O, dünya iyisi insana hak etmediği bir şekilde davranmak, yeryüzünde sana değer veren tek kişinin yaşamına öfke ile son vermektir.
Dinler, tarih boyunca insanın kendine hâkim olması için var olmadılar mı? Ya peygamberler, Ulu Tanrı’dan mesajları insanın içindeki hayvanı durdurmak için getirmiyorlar mı? Ve onların getirdiği en önemli mesajlar olan kutsal kitaplar, insanın içinde barınan hayvanı dizginlemek için değil mi? O öyle bir hayvan ki ilk fırsat bulduğunda, bağladığınızı sandığınız tüm zincirleri bir hamlede kırabilmektedir. Verdiği zararlar dev bir kuduz köpeğin sürünüze verebileceği telefattan çok daha fazladır.
Sağ kolumun iç kısmındaki tuhaf çizik zonklamaya başlamıştı. Zihninin paramparça olduğu bu yerde ilk defa fiziksel acılarda duymaya başlamıştım. Uzun bir kaçışın ardından buraya gelmiştim. Hangi caddeleri ya da hangi ovaları aşıp ta buraya gelmiştim hiç anımsamıyordum. Daha da önemlisi neredeydim. Kafamı kaldırıp baktığımda tüm gücünü geçmişin lanetli söylencelerinden alan dolunay, gökyüzünde tehditkârca ışıldıyordu. Bir dağ başında, tanıdık bir yerlerdeydim. Anıların kılavuzluğunda baktığımda eski güzel günlerde biricik sevgilimle gizlice buluştuğumuz yerdeydim. Birbirimize sarılıp saatlerce oturduğumuz o yerdeydim. Ama doğanın tüm güzelliğini verdiği bu yer şimdi uğursuz baykuşların iğrenç çığlıklar attığı derin kuyulardan birine dönüşmüştü. Rüzgârın sevdiğimin saçlarını usulca savurduğu cennet köşesi beni sonsuza kadar tutacak zifiri bir mağaraya dönüşmüştü.
Kolumun zonklayan yerine elimi attığımda ılık bir ıslaklık fark ettim. O an kanamış olabileceği aklıma geldi. Parmaklarımı dilime değdirmeden az önce ıslaklığın kan olduğunu zavallı beynime iletmişti bile. O zaman nerede olduğum ve neden burada olduğumu anımsadım. Bir mavi dantelli fistan yüzünden burada bulunuyordum.
Yaklaşık bir yıl önce evlenmiştik. Yıllardır birbirimizi tanıyorduk. Ben O’nu uzaktan uzağa seviyordum ama O’nun beni sevip sevmediğinden emin değildim. Benim olduğum yere bakıp belli belirsiz gülümsemesinden bir ilginin olduğunu tahmin ediyordum. Bir zaman sonra da iki sevgili olmuş gizlice buluşmaya başlamıştık. Köy yerleri küçük yerlerdir. İnsanlar birbirlerini yedi göbekten tanır. Ve davul dengi dengine vurur. İstetmiştim ve biraz naz yapsalar da vermişlerdi. Ne de olsa genç boylu poslu bir delikanlıya vermeyeceklerdi de kime vereceklerdi. En kısa sürede düğünümüzü yapmıştık.
İlk birkaç ay iyi geçmişti. Hani şehirlilerin balayı dedikleri türden birkaç aydı bu. Bulutların üzerinden yere inmem zaman almıştı. Köyümüzü kasıp kavuran yoksulluk rüzgârları bizi sert bir şekilde yere çalmıştı ak bulutların üzerinden. İçinde oturduğumuz eski ev bizleri koruyamıyordu. Hoş yoksulluk dediğin rüzgâra dayanabilecek o kadar az aile vardı ki köyümüzde. Babamın beş on dönüm arazisi ancak kendi ailesine yetişiyordu. Ne de olsa beşkardeşin en büyüğüydüm. Zavallı babam kuru ve sert toprağın bağrında sürdüğü eski traktörüyle ancak geride kalan kardeşlerimin, kendi ailesinin karnını doyurabiliyordu. O günlerin birinde asker arkadaşım Mehmet ziyaretime geldi…
Mehmet çayın öteki tarafındaki köydendi. Her ne kadar komşu sayılabilecek iki köy geçinemezse de askerlik gibi uzakta olduğunuzda akraba gibi kabul ediyordunuz kendinizi. Hemşerim diyordunuz, toprağım diyordunuz. İşte o köyümüzün düşmanı olan yerde doğmuş büyümüş, asker arkadaşım Toprağam Mehmet, yıllar önce göçtükleri İstanbul’a çağırmıştı beni. “Gel” demişti “Oralarda herkese yetecek kadar iş var” demişti. “Bizim mahalleden bir evde tutarız sana” ileride iş olursa senin ‘Köroğlu’da çalışır, gül gibi geçinir gidersiniz” diye eklemişti. Hatta ikna edebilmek için “Bak ben bu arabayı bir yılda aldım” demişti. Böyle söylerken gösterdiği yer yer paslanmış ve boyaları dökülmüş olsa da dört tekeri olan yeşil bir murat 124 tü. İş, ev ve ileride de belki araba, ben oracıkta ikna olmuştum ama şu an yanı başımda yatan karımın ailesini, özellikle de kayın babasını ikna etmem uzun sürmüştü. “Büyük kentte iş var aş var ama huzur yok” demişti. “Orada sizleri günahlar ve günahkârlar karşılayacak” demişti. Ve asker arkadaşıyla yaptığı görüşmeden bir ay sonra, otobüsle yirmi saatlik yoldaki gurbete, İstanbul’a taşınmıştık.
İki göz briketten yapılmış bir evde oturuyorduk. Kışın çamurlu yazın tozlu bir yoldan çıkılan yokuş bir mahallenin yukarılarında bir yerdeydi hanemiz. Gündüzleri iş aramak için uzaklara sahile iniyorduk. Güzel binalar, lüks arabalar, zengin insanlar görüyorduk. Kendi dünyam baştan sona değişmişti ama karımın durumu hiç değişmemişti. O, boş raflardan ibaret mutfağında yemek pişirmeye çalışıyordu. Düzenli bir iş bulamadığım için bazen çalışarak bazen de borçla bulduğum üç beş lira ile geçinmeye çalışıyordu. Allahtan ki köyden getirdiğimiz erzak vardı.
Bu taşınmanın üzerinden de tam altı ay geçmişti. Hani daha öncede bahsetmiştik, şeytanın bütün işi biz topraktan yaratılmış kullara ateşiyle zarar vermektir. Bu nedenle boş kaldığımda da bana musallat oluyordu. Mahallenin aşağısındaki kahvede daha çok oyun oynamaya başlamıştım. Aslında asıl sorun oynanan oyunlar değildi. Köyde de tavla ya da pişpirik oynardık Şu an gözümde tüten Koreli Hasanın kahvesinde de kaybettiğimde öfke ile masalar yıkılırdı. Asıl sorun askerde birkaç kere rastladığım o çıplak kadınların fazla olduğu filmlerdeydi. Bazı geceler geç vakitlerde kahveci bu tür filmlerden oynatırdı tüm ışıkları kapattıktan ve perdeleri çektikten sonra. Gözü açılmadık karga yavrusuna benzeyen bizler içine düşecekmiş gibi bakardık karşımızdaki renkli kutuya. O an tüm masumiyet kaybolur içimizdeki şeytan şehvet kılığında bizi ele geçirir ne eşimiz ne de ailemiz aklımıza gelirdi.
Ve bu gece yani yaklaşık bir saat önce de kahveden gelmiştim. İpek kumaştan yapılmış dantelli kısacık elbiseli kadınların çokça olduğu filmlerden birini daha izlemiştim. Hele bir tanesi vardı ki koca memeleri o dantelli mavi fistanın içinden fırlayacak gibiydi. O dantelli mavi fistan…
Karanlık sokaktan yürüyüp eve vardığımda karanlıktı iki göz fakirhanemiz. Geç olup uyuduğunu düşünmüştüm helalimin. Yavaşça içeri girdim ve soyunmak için ışığa dokundum. İşte o an kan beynime sıçradı. Eşim, helalim, hayat arkadaşım az önce izlediğim filmdeki kadınlar gibi dantelli mavi bir fistan giymişti. Baldan tatlı olan öfke tek aşım olmuştu. Biricik sevdiğim hayat arkadaşım can yoldaşım nasıl böyle giyinebilirdi. Böyle bir fistanı nereden bulmuştu. Hiçbir şey demeden mutfağa gittim. Milangazın yanında duran koca bıçağı kaptım. Bir şeyler demeye çalışan güzel kadınıma saplamaya başladım. Bir daha sapladım. Ardından bir daha, bir daha sapladım o narin bedene. Zavallı, çığlık atacak fırsat bile bulamamıştı. Bıçak karanlıkta her parladığında içimi burkan boğuk bir haykırış işitiyordum. Hacı Emin’in kızı kötü yola düşmüştü. O filmlerde oynayan kadınlar gibi giyinmiş, onlara benzemeye çalışmıştı.
İçimde beslenen öfke canavarı doyduğunda eğildim yerde cansız yatan tertemiz yüzü öptüm. Sabah ezanına kadar bekledim kanlar içindeki bedenin yanında. Ertesi gün, olayı duyan herkesler geldiğinde öğrendim fistanın nereden geldiğini. Asker arkadaşım Mehmet’in hanımı temizliğe gittiği evden getirmiş. Kendi şişman bedenine uymayan fistanı karıma vermiş giysin diye…
Çevremde hışırtılar çoğaldı. Önemli değil. Öfkenin zararını, kıskançlığın gereksizliğini idrak edesiye kadar ve Tanrımın beni affedeceği ana kadar burada kalacağım ve sessizce çürüyeceğim…