TRİTON 2036

            O sabah üç ineği yemlemiş, sütünü sağmış, öğleden sonra çayıra salmıştı. Bahçelerden elde edilen otlar bazen taze olarak veriliyordu üç ineğe bazen de kurutulup saman yapılıyordu. Birader Aleksandr, gün aşırı üç ineği ve beş koyunu otlatmaya götürüyordu. Arkadaşı Moses, kendisine yardım ediyordu. Abraham, İri yarı olduğu için kendisine verilen hiçbir işi geri çevirmiyordu. Köyde kalan on delikanlı, gündüzleri işlerle uğraşıyor akşamları kutsal kitaplarını okuyorlar bol bol dua ediyorlardı. İçlerinden biri, Crist, ağırbaşlıydı, diğerlerinden daha bilgiliydi ve lider havasındaydı Ve gerektiğinde Tanrı onunla konuşuyordu. Yorgun gecelerin birinden herkes yattıktan sonra yatağından doğrulan bir gölge sessizce başka bir yatağa yaklaştı.

            Yatılı okul odalarından biraz daha büyük bir odadaydılar. Odanın her iki yanındaki duvara yaslanmış oniki yatak vardı. Ortama baktığınızda sade bir yer görüyordunuz. Odaya hâkim olan temel malzemeler taş ve ağaçtı. Mobilya olarak bulunan on iki ranza ve birkaç dolap sade ve sağlam görünüyordu. Ahşap ranzalarda bütün gün çalışmaktan yorulmuş gençler uykudaydı. Karanlık odada sessizce süzülen biri kapının hemen yanındaki yatağa yaklaştı. Karyolada yatan delikanlılardan biri hafifçe kıpırdandı. Yanına yaklaşan gölge,

            “Crist, ben gidiyorum” dedi arkadaşının kulağına. Bütün gün gerek çiftlikte gerekse tarlada çalışıp yorulan ve karanlık yatakhanenin karanlığında uykuya dalan diğer çocuklar, iki gencin konuştuklarını duyacak halde değillerdi. Başını saman yastıktan kaldıran dalgalı saçlı genç kendisine yaklaşan gölgeyi sesinden tanımıştı ama yine de sormadan edemedi

“Sen misin Alex” Yaklaşan gölge başını onaylarcasına salladı.

“Anımsıyor musun sana sık sık gördüğüm rüyalardan söz etmiştim. Bizimkinden kat be kat büyük ve ne duvarları ne de taştan tavanı olmayan uçsuz bucaksız kırların ve kırların bittiği yerde başlayan dağların olduğu bir dünya görüyordum.”

“Ben de sana iyi Tanrının iyi kullarına vadettiği cenneti gördüğünü söylemiştim. Hepimiz tanrının seçilmiş kullarıyız ama sen bizden daha fazla seviliyorsun demiştim.”

“Bu defa farklı, tam olarak seçemediğim birinin beni çağırdığından söz etmemiştim. Sürekli bana ‘gel, duvarları, kapıları aş gel’ diyordu.

Okuduğumuz Tanrı kitabından fazla etkilenmişsin sen kardeşim” dedi yattığı yerde hafifçe doğrulan genç.  Anlattıkların, okuma parçalarında var. Mavi gökyüzü, dört bir yanda akan ırmaklar, yemyeşil ormanlar, zirveleri karlı dağlar. Akşam okumalarında ne kadar başarılı olduğunu hepimiz biliyoruz. İstersen bir daha gittiğimde Tanrı elçisine senin okumalardan muaf tutulmanı isteyeyim ne dersin. Bir an sessizlik oldu. Crist, arkadaşının çok fazla sorular sormaya başladığını biliyordu. Bu da kendisinin doğru yoldan çıkmaya başladığını ve şeytana yaklaştığını anlatıyordu. Birkaç saniye düşündükten sonra.

“Kitabımız çok fazla sorular sormamamız gerektiğini emrediyor. Bence sen tövbe etmelisin. Emredilen ibadetleri bizlerden daha fazla yapmalısın.” Yatağın hemen yanında dizçökmüş olan Alexander, konuşmanın bu noktaya geleceğini biliyordu. Yine de arkadaşı fısıltıyla da olsa anlatmaya devam ediyordu.

“Belki de bu yüzden küçük birer çocukken bizlerin yardımına koşan melekler gelmez oldu. Lütfen o sesten kaç ve günaha daha fazla batma. Bir cennet var ama buranın çok ötesinde ve ancak Tanrı isterse gidebileceğiz. Adına Yeni Kudüs dediğimiz bu köyde, arkadaşlarımızla, kardeşçe geçindiğimizde, hayatımızı tamamladığımızda gidebileceğimiz bir cennet olduğunu söylemiştim.”İstemeseler de sesleri yükselmeye başlamıştı. Diğer ranzalarda kıpırdanmalar başlamıştı. İri yapılı genç tekrar söze başladı

“Ben, beni çağıran o sese gidiyorum.” O zaman uykusundan iyice uyanmış olan Crist, arkadaşının sırtında bir çanta olduğunu fark etti. Birkaç defadır gitmekten söz eden bu arkadaşının belki de tek sırdaşının bu kere kararlı olduğuna inanmıştı.

Alexander, benim çalışkan kardeşim, sen her zaman kaytarma taraftarı olan Noah gibi değilsin ya da uykusu seven Yakop’a benzemiyorsun. Alçak gönüllüsün bu yönün kendini sürekli yüksekte gören David’den çok daha iyi. Gel bu fikrinden vazgeç. Köyümüzün hayvanlarının bu kadar çoğalmasında, tarlalardan aldığımız ürünlerin artmasında senin çaban inkâr edilemez. Üstelik gideceksin ama nereye, her zaman kapalı. Köyden çık,İrem deresini geç, yamacı tırman o kadar. Değil dokunmanın yaklaşmanın bile yasak olduğu kadim duvarlara ulaşıyorsun. Bunlar öyle duvarlar ki her yanımızdalar üstelik bizleri Tanrının izniyle her türlü tehlikeden koruyacak kadar sağlam

“Ama o sağlamlıktan dışarı çıkamıyoruz.”

“İşte ben de onu diyorum, buradan çıkamayız. Hatırlarsın geçen sene İshak denediydi. Ve Sınıra ulaşamadan duvara elini sürer sürmez küle dönüştü.”

“O kendi isteğiyle gitmedi ya da senin düşündüğün gibi kaçmadı. Tanrı verdiği canı kendi aldı. Bu sayede tanrının gücünü hissettik. İyi bir arkadaşımızdı İshak. Tanrının sevgili kuluymuş da onu kendi makamına aldı.”

“Ya daha öncesi, Daniel gitti ve bir daha kendisini gören olmadı. Eğer Daniel başardıysa ben de başarabilirim. O zaman Tanrım beni de yanına alsın. Bak sen ne güzel söylüyorsun görevimi en iyi şekilde yaptığımı. O zaman yüce Rab beni ödüllendirsin.”

“Bana, Tanrının elçisi Cristian’a inan, zamanı gelince o da olacak kardeşim ama bazı şeyler için acele etmeye gerek yok. Nasıl olsa bir gün hepimiz oraya gideceğiz.”

“Bütün bunlar bilmem kaçıncı kere okuduğumuz o kitaplar sayesinde mi olacak sence? Aynı şeyleri daha ne kadar tekrarlayacağız.”

“O kitaplar, bizim daha üretken daha çalışkan olmamız için var. Onlar bizim kılavuzumuz. Onları okudukça daha insan olacağız. Onlar sayesinde insanlık daha ilerilere gidecek.” Cristian, Kutsal metinlerden cümleler okuduğunun farkına varınca sustu. Gitmek üzere karar vermiş ve hazırlıklarını tamamlamış genç devamında gelecek olan kelimeleri biliyordu. Arkadaşına bir kere daha baktı. Başını hafif çevirerek gecenin bir yarısında derin uykularında olan diğerlerine baktı. Yerinden doğruldu, tam uzaklaşmak üzereydi ki

“Ya senin rüyalarına giren Şeytansa ve seni aldatıyorsa…” Küçük gurubun en çok korktukları şeytanın ta kendisiydi. Zaman zaman dünyalarını çeviren duvarlarının ötesinden gelen sesler küçüklüklerinden beridir kendilerini tedirgin ediyordu. Hatta bazıları bizzat gördüklerini bile iddia etmişlerdi.

“Ben şeytana inanmıyorum ve beni çağıran sese doğru gidiyorum.”

“O zaman, benim senin durumunu Tanrılara iletmek zorunda olduğumu da biliyorsun” Delikanlının yanıtı alaycı bir tondaydı

“Onlar, zaten her şeyi görüp bilenler değil miydi? Köy halkının lideri konumundaki genç son kozunu oynamaya karar verdi

“Bize vaat edilen daha büyük bir dünya için gün saydığımızı biliyorsun. Yüceler, durumumuzu bizlerden daha iyi biliyor. Çalışkanlığımızla hayvanlarımızın sayılarının çoğaldığını görüyorlar. Artık meraların da yetmediğini biliyorlar. Tanrılarla yaptığım son görüşmede daha geniş bir dünya hazırlandığını hem bu kadim dünyaya hem de hazırlanan yenidünyaya, üstelik her ikisine de sahip olabileceğimizi söylediler.”

“Sen, tüm evrenin bu kadar küçük olduğuna inanıyor musun? Geniş bir çayır, cılız bir ırmak ve duvarlar”

“Neden inanmayayım ki kümesi biliyorsun yirmiye yakın tavuk var ve tavuklar tüm dünyalarının kümesten ibaret olduğunu biliyorlar hissediyorlar. Üstelik hallerinden oldukça memnun görünüyorlar”

“Biz tavuk muyuz? Hem tavuklar bilmezler ama koca bir dünyamız var”

“Arkadaş, az önce söyledim. Dinimiz öyle bir dünya yok demiyor ki? Sadece gitmek için acele etmeyin diyor. Görevlerinizi layıkıyla yerine getirdiğinizde o dünya da sonsuza kadar mutlu yaşayacaksınız” diyor.

“O zaman ben o dünyayı bulmaya gidiyorum” başka söylenecek söz olmadığı için delikanlı diz çöktüğü arkadaşının yanından doğruldu. Kapıyı aralarken yatakhanelerine bir kere daha baktı. Sessizce dışarı çıktı. Karanlıkda olsa ne yöne gideceğini iyi biliyordu. Zaman zaman arkadaşı ve gurubun lideri olan Cristian’ın gittiği mağaraya yöneldi.

Eğimi az olan yamacı çıkarken, nefes nefese kalmıştı. Yaptığının bir isyan hareketi olduğunu iyi biliyordu. Eğer kaçabileceği ve saklanabileceği bir yer varsa onu bulmalıydı. Gözleri çevreyi araştırdı birkaç saniye ve gölgeler içindeki koyuluğu fark etti. Belli zamanlarda en iyi giysilerini giyip Crist’ in girdiği mağaranın eşiğindeydi. Bir anlık tereddütten sonra içeri girdi.

Mağaradan içeri girdiğinde hafifçe ürperdi. Evet, dışarısı karanlıktı yine de gölgelerle de olsa yolunuzu bulabiliyordunuz. İçeri girdiği yer çok daha karanlık ve ürkütücüydü. Ayaklarını sürüyerek yol aldı bir süre. Kendisine tuzak olabilecek durumlara karşı yapabileceği bir şey olmasa da istem dışı tetikteydi. Birkaç adım sonra bastığı zeminin düzeldiğini hissetti. Ya gözleri alışmıştı ya da bulunduğu yer hafiften aydınlanmaya başlamıştı. Soluk bir yeşil ışık duvarlardan yansıyordu. Biraz dikkatli bakınca dairesel bir odada olduğunu farketmişti. Odanın genişliği ancak bir kişiyi alabilecek kadar küçüktü. Birden odanın hareket ettiğini hissetti. Ayaklarını bastığı zemin yukarıya doğru çıkıyordu sanki. Aklına ilk gelen Tanrıların kendisini çağırıyor olmasıydı. İyi ama Tanrıların böyle bir odaya ihtiyaçları var mıydı?

Neler olduğunu anlamadan oda hafif bir titreyişle durdu. Geldiği yönün aksi tarafında bir kapı açıldı. Metal duvarlar aşağı inmeye başladı. Delikanlı kendisinin o hep sözünü ettikleri evrene geldiğini anlamıştı. Kayalık zemine adımını attı. Başını kaldırıp baktığında ortam karanlıktı ama hemen karşısında dev aklının alamayacağı büyüklükte bir mavi küre vardı. Ötesinde kalan karanlık sayamayacağı kadar çok ışıklarla bezenmişti.

Bakışlarını aşağıya kaydırınca deliklerden ve çukurlardan oluşmuş muazzam büyüklükte bir kayanın üzerinde olduğunu anladı. Gözlerinin önünde uzanan gri yeşil manzara kendisini büyülemişti adeta. O genç aklı yaşadıkları yerin ne kadar basit olduğunu anlamaya yetmişti. Aldığı haz birkaç saniye daha sürdü. Hafif bir tıslama sesi duyduğunda çevresini saran görünmeyen duvarların ağır ağır inmeye başladığını anlamıştı. Genç adam ne olduğunu anlamadan içeriye dondurucu bir soğuk girmeye başladı. Ağzını açtı nefes almak istedi ama İçine çekeceği hava bulamadı. Ciğerlerindeki hava kirlendikçe kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. Gözleri yerlerinden fırlayacak gibi olmuştu. Yardım bulabilmek için çevresine bakındığında hemen solunda sayısız cesede rastladı. Her biri kendisinden daha küçük bedenler öylece yığılıp kalmışlardı sağda solda. Aralarında daha büyücek duran birini hemen tanıdı. Daniel’di bu. Kalbi durduğunda gözleri kaderini paylaştığı diğer donmuş cesetler üzerindeydi.

“Bunu yapmak zorunda mıydık?” Geniş sayılabilecek salonda oturan birkaç kişi belki de Tanrılar kendi aralarında konuşuyorlardı.

“Maalesef evet. Projenin iptal edilmemesi için gerekliydi.” Ardından devam etti sözlerine  “İnançlı birisiniz değil mi bayım?” Bayım kelimesi konuşmanın resmiyete dayandığını ifade ediyordu.

“Triton’ un çevresinde dönen koloni gemisinin teknik mürettebatı inançlılar arasından seçilirdi. “İnançlı biriyim elbette ama dindarlığımı sorguluyorsanız buradaki en düşük çömez kadar dindar değilimdir.” Bir saniye durdu ve ardından devam etti. “Nereye varmaya çalışıyorsunuz…”

“Vardığım kararı sorgulamayacağınızı biliyorum ama yine de kafanızda bir kuşku kalsın istemiyorum. Biliyorsun kilisemizin ana hedefi Tanrının krallığını insanın gidebileceği en uzak noktalara ulaştırmak. Onun kullarının, yarattığı her gezegende ve her kayada yaşamasını sağlamak.” Bu deneyi Mars’ta, Jüpiter’de ve Satürn’ de de yapmak isterdik ama dünya yönetiminin izin vermeyeceğini biliyoruz. Bu nedenle bu kadar uzağa Neptün’e geldik ve triton’ un yörüngesine yerleştik. Amacımız hem Tanrıya fiziksel anlamda yakın olmak hem de O’nun izniyle aşağıda donmuş kayaların arasında yaşayan dindar uzaylı ırk yaratmak.

“Peki, bu çocukların belleklerinde bir anne baba fikri olmadan nasıl var oldukları konusunda ne diyeceğiz kendilerine.

“Tabii ki Tanrının kulları ve bu kullar arasında seçilmiş kişiler olduklarını ve uzaylı olmanın avantajını kullanmak için bazı zorluklar yaşadıklarını anlatacağız. Kendilerini bekleyen diğer gurubu; kızlarımızı gördüklerinde düşünceleri değişecektir elbet. Üstelik düşünsenize hayat kaynağımız olan dünyadan milyarlarca kilometre uzakta kocaman bir kayayı yaşanabilir bir dünya haline getirmek bu çocuklara kısmet olacak. Kaptanın aklı ayaklarının dibinde sessizce süzülen uydunun yüzeyinde, derin mağaralardan birinde kurulan diğer köye gitti. Orada da hemen hemen delikanlılarla aynı yaşlarda kızlar vardı. Yörüngede dönüp duran koloninin sorumlusu olan adam anlatmaya devam ediyordu. Kaptanın bildiklerini bir kere daha anlatmaktan keyif aldığı belli oluyordu.

“Eğer dinine bağlı, inançlı bir dünya kuracaksak, Tanrının kulları için birkaç can feda olsun ona. Zaten o canlarda yitip gitmekteydi de Tanrı onlara bu görevi vermedi mi? Diğerleri birbirlerinin yüzüne baktı. Aslında neyi kastettiğini biliyorlardı. Dünyada üst üste yığılmış gibi yaşayan milyonlarca bebek vardı. Bu denekler onların arasından daha birkaç günlük bebekken seçilmişti. Ama ne kadar gelen çocuklar kimsesiz çocuk olsalar da bu şekilde düşünmek acımasızlıktı.

“Ne olursa olsun Tanrının bir planı var ve biz fanilerin aklı bu planı anlamaktan çok uzak. Yalnızca emirleri uygulayacağız. Eli ana konsolun üzerindeki küçük kırmızı kapağa gitti. Düğmeye tekrar bastığında az önce derinlerden yüzeye çıkan kabin tekrar kapandı ve içeriye girdi. Cebinden bir anahtar çıkardı. Koloninin lideri de diğer anahtarı titreyen eliyle uzattı.

“Yıllardır buradayız ve bu çocukları cenin oldukları devreden beridir izliyoruz. Kah melekler gibi kendilerine yardım ettik kah çaresizliklerini kendi çaresizliğimizle izledik ve kocaman oldular. Kendi kendilerine yeter hale geldiler. Kendi kendilerine yeter hale geldiler ve bizler sistemlerine eskisi kadar müdahale etmiyoruz. Takdir edersiniz ki bu büyük bir ilerleme. Maalesef çocukları seçerken aynı özeni göstermiyoruz. Onlara o kadar dikkatle seçtiğimiz halde ve her birine bir peygamber adı seçtiğimiz halde hala aralarından şeytanın uşakları çıkabiliyor.”

Kaptan kendini dine adamış birinin de kalbinin taş olabileceğini bir kere daha görmüş oldu. Monitöre tekrar baktı. Kabinin girdiği yerdeki kapak yerine sıkıca oturmuştu. On iki kişi başlayan macerayı yaşayanların sayısı artık dokuza düşmüştü. Parmaklarının ucundaki joysticki hafice kıpırdattı. Kamera az önce zemine yuvarlanan gence döndü. Görüntü yaklaştı, yaklaştı. Delikanlının şaşkın bakışları diğerlerinin üzerinde öylece kalakalmıştı.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın