Babasını zoruyla göreve başlamış olsa da sonradan seçtiği mesleği seven biriydi İsmail. Babasının deyimiyle hem dünyasını hem de öte dünyasını kazanıyordu bu mesleği yaparak. İmam Hatip lisesini bitirdikten sonra bir dağ köyüne atanmıştı. İsmail iyi bir ailenin oğluydu. Üstelik üç kızdan sonra gelen bir oğuldu kıymetliydi yani. Önceleri gitmesi hayata atılması için çok ısrarcı olan babası çocuğunun hasretine dayanamamış onu yakınlarına getirmek için her yolu denemişti. Çaldığı kapılar kibarca yüzüne kapandığı için hiç olmazsa askere kadar orada kalsın demişti.
İsmail, ufak tefekti ve ablaların yanında büyüdüğü için olsa gerek içine kapalıydı. Kolay değil üç abla ve bir annenin olduğu bir yerde ister istemez kendinizi geri çekmek zorunda kalıyordunuz. Bu nedenle bir sosyal ortama girmekte zorlanıyordu. Hele bir yabancıyla iletişim kurması çok zordu. Atandığı köyde de aynı durum söz konusuydu. Ne cami cemaatiyle ne de kendi akranlarıyla iletişim kuramıyordu. Yalnızca görevini yerine getiriyor öyle sorulara cevap verme gibi derin konulara girmiyordu. Hoş bulunduğu köyde derin konulardan özel sorular sorabilecek kişilerde yoktu. Üstelik namaz saatleri dışarısında kendisine teklif edilen işlere de gitmiyordu. Selalar, tebarekeler, yasinler, mevlütler ona göre işler değildi. En kötüsü de daha geldiği ilk gün cemaatin ileri gelenlerine cenaze yıkayamayacağını söylemişti. İtirazlar olsa da genç imamın kararlığını gören yaşlılar yıllar sonra gelen imamlarını kaçırmamak için kabul etmek zorunda kalmışlardı. Camide müezzinlik yapan Hamdullah Ağa “hele bir başlasın ileride fikirleri değişebilir” demişti. Ama ekstraları yapmıyordu, örneğin mevlitlere katılmıyor yada cenaze yıkamıyor. Asıl korkusu da zaten cenaze korkusu. Adamımız ölülerden korkuyor.
Evinden ailesinden uzak olan genç zaman içerisinde kabuğunu çatlatmıştı. Camiye arasıra gelen bir kaç akranıyla samimi olmaya başlamıştı. Günler haftalar geçtikçe topluma daha çok karışır olmuştu. Hatta ezandan erken geldiği zamanlarda köy kahvesinde bile oturmaya başlamıştı. Ramazan ayı geldiğinde merhabalar samimiyete dönüşmeye başlamıştı. Gerçi koyduğu kurallar değişmiyordu ama yakınlıklar çoğalıyordu. Özellikle üç dört genç vardı ki İmam İsmail’le iyice senli benli olmaya başlamışlardı.
Bir gün köy kahvesinde oturan köylüler kendi aralarında konuşurlarken konu çoğu zaman olduğu gibi genç hocalarına gelmişti. Yatsı namazı kılınmış her zaman olduğu gibi İsmail Hoca hemen evine gitmişti. Cemaatin ileri gelenleri son çaylarını içtikten sonra dağılacaklardı. Hamdullah Efendi İmamlarının ne kadar ilerleme kaydettiğini söylüyordu. Konu dönüp dolaşıp geliyor genç hocanın cenaze yıkayıp yıkatamayacağına dayanıyor.Diğerleri yılların müezzinine itiraz etmeden onaylıyordu sözlerini. Onlar öyle konuşurken hemen yan masada oturan gençlerden biri
“Var mısınız bir oyun oynayalım” demişti. O ara köylülerden diğerlerinden daha genç ama imamızdan daha yaşlı olan biri geveze ve şaka sever biri arkadaşlarıyla iddiaya giriyor. Konu tabi ki imamın cenaze yıkayıp yıkayamayacağıydı.
Bir gece sabaha karşı imamevinin kapısı hızla çalınmıştı. Uykusundan uyanan genç hoca saatine baktı ve sabah ezanının okunmasına bir hayli zaman olduğunu görüyor. Kapının ısrarla çalınmasına dayanamayarak açtığında yatsı namazından sonra hoş sohbet edip ayrıldıkları Geveze Abdullah ağabeyinin öldüğünü öğrenmişti. Nasıl olduğunu anlamammış bir hayli şaşırmıştı. Alelacele giyindi ve dışarı çıktı.
Geveze Abdullah’ın evine vardığında öyle alışkın olduğu matem havasını görememişti. Belli belirsiz kafasını sallamakla yetindi. İçeri girdiğinde günden güne artan samimiyetle arkadaşları karşılamıştı kendisini. Üzüntü içerisinde ve dudaklarda dualarla karşılamışlardı kendisini. Ailesine haber verip vermediklerini sorduklarında da birilerini gönderdiklerini ama Abdullah’ın ailesinin öğleye doğru gelebileceğini öğrenmişti. Olayın asıl olduğu sorduğundaysa kalbini sıkıştığını ve bir arkadaşının sabah namazı için geldiğinde kendisini öylece bulduğunu öğrenmişti. Şaşkınlığı ters giden birşeyler olduğunu anlamasına engel oluyordu.
O ara Arkadaşı Gevezenin bir vasiyeti olduğunu söylemişlerdi. “Beni İmam efendi yıkasın” demişti dediler Buna kendi gurubu sayılabilecek arkadaşları da tanıklık etmektedir. İşte o dakika genç imamda bir telaş başlar. Okulda öğrendiklerini anımsamaya çalışır. Yapması gereken oldukça basittir ama ruhunu teslim etmiş cansız bir bedenle yüz yüze olmak korkutmaktadır kendisini.Kendi kendisine sayısız kereler ölülerden korkmamasını telkin etmiş olsa da içindeki korkusuna engel olamamaktadır. Hatta bir ara sırf bu nedenle psikologa gitmeyi düşünse de yanlış anlaşılabileceğini düşünerek bundan vazgeçmiştir. Yapabileceği fazla bir şey olmadığını görünce de aptestini alır gasilhaneye girer. Gelen yardım tekliflerini de istemez. Kendim yıkamalıyım der. Amacı yapabileceği hataları başkalarının görmemesini sağlamaktır.
İsmail Hocanın içeride kaldığı süre arttıkça kapıda bekleşenlerin merakı da artıyordu. Acemiliğine verdiler önce ama süre geçtikçe acemiliğin gecikmeyi anlatmaya yetmeyeceği kanaatine vardılar. Aslında yapması gerektiği işlerin zor bir tarafı da yoktu Bizim hocanın eli ağırdı zaten dediler hoca efendi hala çıkmayınca. Bir başkası zaten teravih namazlarını da ağır ağır kıldırıyordu dedi. Ama yine de kollarındaki saatin yelkovanı dönüyor ama içeride ses seda gelmiyordu. Beklediler… Beklediler. İçlerini bir korku kaplamaya başlamıştı ki kapıdan tıkırtılar geldi ve kapı usulca aralandı. Kapıda bekleyen cemaat derin bir oh çekti.
Çok yavaş olmadı mı hocam” dedi. Bu işi organize edenlerin elebaşısı olan genç “nasıl oldu bir terslik olmadı değil mi? dedi yüzünde muzip bir gülümseme vardı.
Genç hoca alnında biriken terleri elinin tersiyle silerken cevapladı.
“Yok dedi bedenine sıcak su deyince bir ara canlandı ama su kabını vurdum kafasına o zaman tekrar merhum oldu.”