AKREBİN GÖZLERİ

           Restoran akşam saatlerini çoktan geçirmişti. Bir ilçeden diğer ilçeye uzanan yolun en yükseğinde kurulmuş Çamlık Köyünde, insanlar diğer köyler gibi tarımla ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Köyün altında uzanan dekarlarca zeytinlik ve meyve bahçeleri, beri yamaçlarda otlayan koyun ve keçi sürüleri vardı geçimlerini sağlayan. Bunlardan başka bir kısım köylü ise köyün içinden geçen yolun iki yanına kurulmuş lokanta ve benzeri içkili yerlerden sağlıyorlardı gelirlerini. Öykümüzün geçtiği yerde, yol üzerine hala açık olan üç beş restorandan biriydi.

            Temiz havası ve ömre bedel manzarasıyla her zaman beğenilen bir yerdi Çamlık köyü. Tipik batı Anadolu tarım ilçesinden Turizm ile kendini aşmış başka bir ilçeye giden yolun üzerinde kurulmuştu. Yaz mevsiminde yerli ve yabancı turistlerin doldurduğu bu mekânlar kışın kapalı olurdu. Yalnızca müdavimlerinin olduğu bir iki yer açık kalırdı. Güzün etkilerini arttığı şu günlerde köyün lokantaları ve restoranları son günlerini yaşıyorlardı. İşte olayımızın geçtiği yerde bu restoranların en büyüklerinden ve en kalabalıklarından biriydi.

            Zirve saatlerini gün batımında yaşayan ve müşterilerine yedirip içirdikleri nefis yemek ve içkilerin yanında meze olarak da denizin lacivert sularında son bulan gurup manzarası da sunan bu yer hareketli ve gürültülü saatlerini geride bırakmıştı. Kocaman uğultulu salon ve salonun açıldığı geniş teras şeklindeki bahçe sessizliğe bürünmüştü. Yalnızca bahçede iki ya da üç masada oturanlar kalmıştı. Masaların birinde tek başına oturan altmış, altmış beş yaşlarında bir adam vardı. Diğer masa da oturan bir gurup neşeli genç ateşli bir şekilde birbirleriyle konuşuyorlardı. Son olarak üçüncü masada kendi alemine dalmış biri oturuyordu.

            Yaşlı adam yerinden kalktı. Daha yerinden doğrulmak istediğinde yanında şef garson belirmişti. “Afedersiniz Haldun Bey, bir isteğiniz mi vardı?”  İlçenin hatırlı kişilerinden olan Haldun Bey hoş sohbet biriydi ve bol bahşiş bırakırdı.

            “Hayır Selim” dedi gülümseyerek. “Tuvalete kadar gideceğim” dedi ve göz ucuyla yan masada oturan gençleri işaret ederek  “Bizim eski, elektrik kesme numarasını bir kere daha yapalım” diye kısık sesle ekledi.

            Haldun Bey, uzun yıllar önce İlçeye gelip yerleşmiş biriydi. Uzun boyluydu yakışıklıydı. Hani güzel yaşlanan insanlar vardır, akranlarının aksine çevrelerine yaşlılığın getirdiği hüzün ve aksilik yerine neşe katarlar, işte Haldun beyde onlar gibiydi. Bir sabah elinde bir bavulla geldiği bu ilçede yerleşip kalmıştı. Uzun süren karmaşa döneminin sonunda ordunun yönetime el koyduğu günlerde çıkıp gelmişti. Turizmin ciddiye alınmadığı o yıllarda tam bir köylü toplumu olan iki ilçede de az bulunan özellikleriyle, yani eğitimi ve kültürüyle ilçenin yerlilerinden farklılığını belli etmişti. Bu sayede tanınmış ve sevilmişti. Üstelik girgin, eline attığı işi sonuna kadar yürüten ve başaran bir yapısı vardı. İlçenin en zengin ailelerinden birinin kızıyla evlenmiş ve kendisine iyi bir iş kurmuştu. Şimdileri ise neredeyse her şeyi vardı.

            “Az önce anlattıklarınıza tanık oldum gençler. Bu zamanda sizler gibi tartışma kültürüne sahip, sanatı ve edebiyatı seven gençleri bulmak zor.” Bakışlarını kaldırarak masasını paylaşan gençlere baktı ve gülümsedi. “Tabii onları desteklemekte gerekir” dedi. Gençler birbirlerine rahatsız bir şekilde bakışınca orta yaşlı adam pot kırdığını anlamıştı.

            “Yani onları dinlemek ne düşündüklerini anlamaya çalışmak gerekir” sözlerine devam ederken gençlerin yüzüne bakarak anlık tepkilerini yakalamaya çalışıyordu yüzlerdeki memnuniyetsizliğin sürdüğünü görünce “Hiç olmazsa ‘kendisini dinleyecek birilerini bulan yaşlı birinin dinleyicilerine boğazlarını ıslatacak birkaç damla bir şey ısmarlamak için’ demek istiyorum” dedi. O anda yakınlarda duran garsona işaret etti. Garson yanlarına yaklaştı, ne yapması gerektiğini biliyordu.

            “Gençler böyle iki masa halinde sohbet etmek bir hayli zor oluyor. İzin verirseniz masaları birleştirmek istiyorum” dedi. Gençler bir birlerine baktılar, olumsuz bir tepki olmayınca Selim harekete geçti. Gençlerinde yardımıyla iki masa birleşmişti. Ama yine de bir eksik var gibiydi.

            “İstersen sende katıl bize genç adam” dediğinde masada yalnız oturan müşteri kafasını çevirip bakma gereği bile görmeden yanıt verdi

            “Teşekkür ederim beyim, birazdan hesabı alıp çıkacağım zaten… ” dedi. Sesinin tonundaki soğukluk ortamı etkilese de bir saniye sonra Garson Selim tarafından birleştirilen iki masa eski neşesine kavuşmuştu…

            “Yaşanılan o kadar ilginç olaylar var ki, çoğunu anlamıyor, anlayamıyoruz. Üstelik anlayamadığımız bu tür olaylar o kadar çok ki… Aklımız, bilgimiz, gördüklerimizi ve yaşadıklarımızı açıklamaya yetmiyor” sesi bir an dalgınlaşmıştı sanki “Ama gerçeklerle hurafeleri birbirinden ayırmak gerekir değil mi? Gezegenimizi -ya da çemberi iyice açarsak evrenimizi- dolduran ve kendilerinden haberdar olmadığımız varlıklar olabilir” Yaşlı adam belki yaşının belki de karizmasının etkisiyle ve de kendisini dinleyecek birilerini bulmanın mutluluğuyla hemen söze girmişti. Gençlerden kısa boylu ve gözlüklü olanı atıldı hemen

            “Evet” dedi heyecanla “Bende tam bunu savunuyordum. Evrenimizde milyarlarca yıldız var, bu da milyarlarca gezegen olabilir demektir. Bunların üzerinde yaşayan canlıları ve uygarlık sahibi varlıkları hesabımıza katmalıyız” dedi.

            “Hasan, hemen çıkıntılık yapma” dedi daha oturaklı görünen genç. “Okuduğun bilimkurgu romanlarının etkisinde fazla kalıyorsun” dedi Bir diğeri sarışın genç arkadaşını savunmaya geçerek  

            “İhsan, Hasana haksızlık ediyorsun. Okuduklarını her ne kadar bilim kurgu diye küçümsemeye kalkışsanız da bilim kurgu bir gerçek. Batıda fütürizmle yani gelecekçilikle bir tutuluyor ve oldukça ciddiye alınıyor.” Dedi. Az önce konuşan Hasan  “Hiç olmazsa tamlamanın ilk kelimesi ‘bilim’ arkadaşlar” O ana kadar konuşmayan gençlerin en ciddi görüneni “Arkadaşlar konuyu iyice dağıttınız.” Haldun Bey sıranın kendisine geldiğini anlamıştı, söze girdi.

            “Aslında benim söylemek istediğim bu değil. Arkadaşınıza katılıyorum ‘bilim kurgu’ bir gerçek. Bilim kurgu halkımız ve aydınlarımız tarafından çoluk çocuk uğraşısı olarak kabul ediliyor. Çoğu zaman fantastik kurgu ile karşılaştırılıyor. Bir Asimov, bir Arthur C. Clark, Heinlein bizde çıkmadı. Frank Herbert te çıkmadı. Tolkien de” Yaşlı adam boş olmadığını gösteriyordu yanındaki zamane gençlerine. Ama yine de sizlere anlatmak istediğim bu değil. Yıllar öncesinin bir anısı, bir yaşanmış öyküsü. O kadar garip o kadar inanılmaz ki. Az önce bu masada yalnız başıma oturur sizleri  –ister istemez dinlerken- aklıma bunlar geldi. O an bu hikayenin sizlerin ilgisini çekeceğini düşündüm. Şimdi o zamanlar olanları sizlerle paylaşmak istiyorum” Sözlerini bitirince masa arkadaşı gençlere baktı. Yaşlarının gereği işlerine karışılmış olmasının verdiği gerginlik biraz da isteksizlik var gibiydi. Yaşlı adam sözlerine başlayınca ilgiyi üzerine çekeceğini çok iyi biliyordu. Bu yaşamı boyunca güvendiği bir özelliğiydi. Yine de daha önce yapması gereken bir şey vardı. Uzakta duran garsona seslendi…

            “Bizi unuttun Selim, burada boğazımız kurudu, üstelik vakitte geç oldu, hafiften içimiz kazınmaya başladı. Bak bakalım bizler için mutfakta neler var…”

            “Sanırım sizler az önce insana yön veren duygulardan, korkudan bahsediyordunuz.” Gençlerden biri atıldı

            “Yalnız korku değil. Endişe,  telaş… ”  bir diğeri devam etti

            “Merak, öğrenme, bilgi ve bilim kurgu” 

            “Tutku, hırs, öfke, saldırganlık…”

            “İntikam”   Son kelime kendilerine katılmamış olan diğer masadan gelmişti. Bütün başlar o yöne dönünce yan masadaki gencin gülümseyerek kadeh kaldırdığını gördüler. 

            “Bizi biz yapan duygularımıza” dedi Haldun Bey.

            “Duyguların en asillerinden olan İntikam duygusuna” dedi bir diğeri.  Yan masadaki genç kadehini dudaklarına götürürken “Soğuk yenen yemeğe” diye mırıldadı. Şef garson Selim yanında daha küçük bir garson ve dolu bir tepsiyle geldi. Soğuk mezeler ve içecekler masaya koyunca sözlerine devam etti.  Tavırlarında ne güzel evimize gidecektik nereden çıktı bu muhabbet der gibiydiler.

            “Korku insanın doğasında olan bir duygudur. Bütün canlılar gibi insan da korkar. Korkmaktan korkmamak gerekir…” Gençlerden biri araya girdi,

            “Hatta korku insan için yararlıdır da denilebilir. Korku sayesinde canlıların bedenleri savunma hatta savunmanın son noktası diyebileceğimiz saldırı durumuna geçer. Kalpleri daha hızlı atmaya başlar, salgılanan adrenalin ile beden her türlü tehlikeye karşı uyarılmış olur. İster Tanrı’dan deyin, ister evrimden deyin ama korku canlılara bir armağandır. Belki de bu günlere varmasını sağlayacak kadar önemli bir armağan.” dedi İhsan. Masanın sahibi olan Haldun Bey ise birkaç saniye bekledi. Her iyi konuşmacının yaptığını yapıp kendisini dinleyenlerin gözlerine bakarak onları avuçlarının içine aldı. Her sözü kültürlü biri olduğunu belli ediyordu ve masadaki gençler kendisine hayran kitlesine dahil olmaya başlamışlardı bile. Haldun Bey için, gecenin karı tatmin edilmiş ego olacaktı.

            “Korkunun temelinde önceleri haklı nedenleri olsa bile insanoğlu bazen gereksiz yada etkisiz varlıklardan da korkar. Bunların en yaygın olanlarından biri ise böcek korkusudur. İnsanlar binlerce yıldan beridir böceklerden korkmuşlardır. Zayıf bedenine, ruhuna zarar verebileceğine inandığı her varlıktan korkmuştur. Belki açıklayamadığı gök gürültüsü, şimşek gibi doğal olayların korkusu anlaşılabilir ya böceklere olan korkusu. Kendisinden kerelerce küçük ve zayıf olan minicik böceklerden bile uzak durmuştur. Belki bu milyonlarca yılın verdiği bir reflekstir. Ağaç tepelerinde, mağaralarda yaşadığı zamanlardan kalma bir korku olabilir. Nitekim günümüzde muhteşem evlerde villalarda yaşıyor olsa da de bu korku sürmektedir. Mutfağımızda görebileceğimiz bir örümcek, hamam böceği bizi korkutur yada tiksindirir.Ama görenlerin ödlerinin patladığı bir böcek var ki sizlere başından beri anlatmaya çalıştığım hikaye bu böceğin hikayesi”

            “Scorpiones “  Söz karizmasını sarsacağının düşündüğü yan masadan gelmişti. Adamın canı, bir türlü masalarında oturmayı kabul etmeyen ama konuşmasına girmeyi de ihmal etmeyen yan masadaki gence sıkılmaya başlamıştı.

            “Evet, Scorpiones yani Akrep” dedi sinirli olduğu belli olan bir ses tonuyla. “Bize katılmanızı sizden tekrar isteyebilir miyim?” diye sözlerine devam etti. Yan masada ki genç adam

            “Teşekkür ederim, izin verirseniz sizi buradan dinlemeye devam edeyim. Benim sıram geldiğinde de size katılmaktan zevk alacağım” dedi. Gülümsemesi içten miydi yoksa alaycı mıydı belli olmuyordu ama kabullenmekten başka çareleri yoktu. O sırada kenarda bekleyen şef garson devreye girdi.

            “Haldun Bey, bu arkadaş yabancı biri değil, Hakan Bey. Yakın zamanda hastanede göreve başladı. Ara sıra bize uğrar yemek için” dedi. Haldun Bey,

            “Doktor musunuz?”

            “Hayır, sağlık memuruyum” Garson Selim, yarım kalmış tanıştırmasını tamamladı

            Fabrikatör Haldun Bey de İlçemizin sevilen simalarından biridir. Kendisi aynı zamanda bizim patronumuzdur” dedi. Hakan Bey yerinden hafifçe doğrularak selamladı yaşlı adamı. Garsona dönerek

            “Size birkaç defa, ‘beni bu şekilde tanıtmayın’ dediğimi anımsıyorum Selim Bey” dediğinde sesi azarlar gibiydi. Garsonun yüzü kızardı “Affedersiniz ama bir sakınca olmadığını düşünmüştüm” dedi gittikçe fısıltıya dönüşen utangaç bir sesle. Masanın üzerinde duran ve içerisinde bir iki sigara izmariti olan küllüğü alarak uzaklaştı. Adamın şimdi çevresine bir açıklama yapması gerekiyordu.

            “Müşterilerin arasında olmak, müşteri gibi davranmak iç denetim ve müşteri memnuniyetini görmek açısından iyi oluyor da” dedi. Ardından “Nerde kalmıştık” diyerek sözlerine devam etti.

            “Size anlatacağım hikaye, bu günlerde kimsenin anımsayamayacağı, o zamanlar yani yaşananların belleklerde tazecik olduğu zamanlarda bile inanılması güç bir hikaye Böyle bir hikayenin tekrar anlatılması kime ne fayda sağlayabilir. Olsa olsa birbiri için tükenip giden o iki gencin ruhunu şad etmiş olabiliriz.” Dedi. Sonra ötelere uzanıp giden karanlık bahçeye bakan gözleri geçmişin enginliklerine çoktan dalmıştı.

            “Her ulusun geçmişinde az yada çok yaşanan yaşanabilecek olan bir dönemdi. Nedeni ne olursa olsun kardeş kanının kutsal amaçlar adına akıtıldığı, tam anlamıyla kardeş kavgası denilebilecek günlerdi. Herkesin kendine göre haklı olduğu ve gözlerin bu haklılıktan başka bir şey görmediği kara günlerdi. Akıl, mantık, anlayış, izan yoktu. Yalnızca varmış gibi davranıp öfke kin nefret gibi negatif duygularla kişileri gurupları toplumu yönlendiriyordu.

         Birbirini sevmeyen ve yalnızca kendilerinin haklı olduğunu düşünen guruplar vardı. Her gurup kendisinden çok ülkesini ve halkını düşündüğünü söylüyor, tüm yaptıklarının ülkesi ve halkı için olduğunu savunuyordu. Kavgalar, saldırılar ülkenin hemen her yerinde gazetelerin ve tek kanallı siyah beyaz televizyonun gündemini oluşturuyordu. İşte bu öyküde bu tür davranışların çok ilerlediği bir büyük kentte geçiyordu.

            İçinden deniz geçen kentin, kenar mahallesi sayılabilecek bir semtinde, günlük yaşam tüm ülkede var olan havadan daha farklı değildi. Gençlerin hemen hemen tamamı bir siyasi görüşe sahipti. Ve kendi siyasi görüşünü destekleyen bir guruba ya üyeydi veya sempatizandı. Orta yaşa erişenler ve yaşlı diyebileceğimiz kesim ise hiçbir şey yapamıyordu. Kendi çoluk çocuğu dahil olmak üzere gençlere söz geçiremiyordu. Yapmayın etmeyin demeler, nasihatler sözler fayda etmiyordu. Gençler kendilerince haklı olan yolda ilerlemeye kin ve nefret kusmaya devam ediyorlardı. Bu öyle bir haklılıktı ki kendi gibi düşünmeyen kardeşini düşman olarak görüyordu.

            Bir küçük bölüm vardı ki sayıları diğerlerinden fazla bile olsa bir tür yılgınlık içinde günlük yaşantılarını sürdürmeye çalışıyor gençliğin içinde olduğu cinnet döneminin geçeceği günleri bekliyordu. İşte öykümüze konu olan iki genç bu guruba aitti.

            Aslında her şey iyi niyetli başlamıştı. Ülkesini seven gençler, dünya ile aralarındaki farkı gördükçe ve içlerinden çıktıkları halkı tanıdıkça bir şeyler yapmaları gerektiğini hissediyorlardı. Yoksulluk ve geri kalmışlık temel sorun olmuştu kendileri için. Önce fikir kulüpleri kurulmuştu. Gençler, özellikle üniversite gençliği tartışmaya başlamıştı. Ama sonradan sözlü tartışmalar kendilerini kesmez olmuştu. “Benim düşündüğüm doğrudur “ diyenler kendilerinden farklı düşünenlere fikirlerini empoze etmeye çalışıyorlardı. Ardından yalnız benim düşündüğüm doğrudur, hakim oldu tüm tartışma guruplarına. Varılan son nokta ise fikirlerinin kabulünü sağlamak için gerekirse şiddet uygulanabileceğiydi. “Gaye Vasıtayı meşru kılar” fikri tüm topluma yayıldı.

            Niccolo Machiavelli. İşte bir kere daha yapmıştı hemen yandaki masa. Bunu da sineye çekti sözlerine devam etti mekanın sahibi olan adam

            Şiddet şiddeti doğurdu. Masum sayılabilecek kavgalar silahlı çatışmalara, bombalamalara dönüştü. Sorun sadece fikir guruplarının barbarlaşmasından ibaret değildi. üretim durmuş üretimin durmasından doğan yokluk karaborsayı ve fiyat artışlarını doğurmuştu. İşsizlik çoğalmıştı. Bu yokluk ve işsizlik aşırı uçları daha çok besler hale gelmişti. İşsiz olan her genç kendisini bir tarafa yaslamış ülkesini kurtarmaya başlamıştı. Ülkenin geleceğini bir belirsizlik almıştı. Kimse ne kendinden nede yakın çevresinden emin olamıyordu. İnsanlar yalnızca gününü kurtarmayı düşünüyor gelecekten kimse söz etmiyordu. Bir geleceğin var olduğuna bile inanmıyorlardı.”  Adam o günlerin bir özetini yaptıktan sonra durdu. Karşısında duran genclerin sözlerine inanıp inanmadığını anlamak için yüzüne baktı. İnanmıyor olasılığı ağır basıyor gibiydi. Çok uzaklarda kalan o karanlık günlerin gerçek olma olasılığı bizzat kendi yaşadığı halde kendine bile inanılmaz geliyordu. Sessizce bardağına rakı kattı. Üzerine su ekledikten sonra yeniden anlatmaya başladı.

            “Bazı kimseler vardı ki ‘Kurt dumanlı havayı sever’ atasözünü doğrulamak ister gibiydiler. Kendilerini bir taraftan imiş gibi gösterip işlerini yürütüyorlardı. Kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutup çevrelerine terör estiriyorlardı. İster solda ister sağda olsun diğer gençler bir tür uyuşturucu etkisi altındaymış gibi ülkeleri için uğraşırlarken onlar kendilerini her düşünceden ve her kavramdan üstün görüyorlardı. Hangi guruba yaklaşırlarsa onlardanmış gibi görünüyorlardı. Yüzlerine o gurubun maskelerini takıyorlardı. Yine de insaf sahibi çoğunluk, yaşadıklarına inanamıyor içlerinde bulundukları fırtınadan kendilerini korumak için kuytu bir yerlerde bekliyorlardı.

            Birde tarih öncesinden kalmış gibiler vardı. Toplum tarafından çoktan unutulmuş olan aşkı sevdayı yaşıyorlardı. İşte hikayemizin özünde birbirini delice seven bu iki genç var.  Biri o zamanlar üniversiteyi yeni bitirmiş delikanlı, diğeri ise liseyi bitirmiş üniversiteye hazırlanan bir genç kız.”  Gene durdu. Bu kere dinleyicisini incelemek için değil o günleri anımsamak içindi. Kadehinden bir yudum daha aldı ve tekrar anlatmaya başladı.

            “Kendi halinde bir çift sokakta karanlığa aldırış etmeden yürüyordu. Erkek, askerlik çağına gelmiş, vatan görevi için çağrılmayı bekliyordu. Sağında yürüyen genç kız ise geçen yıl liseyi bitirmiş üniversiteye hazırlanıyordu. Çocuklukları ve gençlikleri birlikte geçmiş iki arkadaştılar. Aynı mahallede ama başka sokaklarda büyümüşlerdi. Aralarındaki yaş farkının önemsenmediği yaşlara geldiklerinde birbirlerine yakınlık duymaya başlamışlardı. Yıllar içlerine aşkın kor ateşini ağır ağır yakmıştı. Yavaş ama düzenli olarak kalplerine yerleşen bu kor kolayca sönmeyecek bir şekilde yanıyordu. Ve alevler bedenlerini sarmaya başladığında işin ciddiyetini kavramışlar, kimselere söylemeden nikahlarını kıydırmışlardı. Yaklaşan askerliği ve ardından iş bulurum bulamam endişesini bir yana bırakmışlar, geleceklerini beraber şekillendirmeye karar vermişlerdi. Nişan yada düğün yapılacak günler değildi yaşadıkları günler. Üstelik aileleri de bu ekonomik krizde nişan düğün masraflarının altından kalkamazlardı. O akşam ailelerine haber vermek istiyorlardı.

            Sokak karanlıktı. ülkenin pek çok yerinde olduğu gibi bu kentte de elektrik kesintileri

yapılıyordu. Ana caddelerde meydanlarda yanıyordu sokak lambaları, birde köşe başlarında.

Karanlıkta yürüyen ikiliden sağda yürüyeni erkek arkadaşına güveniyordu. Arkadaşı dostu sevgisi ve birkaç saattir kocası. Onur, uzun boyluydu, atletik yapılıydı. Onu her türlü tehlikeye karşı korurdu. Ama yinede bu onun tedirginliğini azaltmıyordu. Hani derler ya “zaman kötü” işte öyle.

            Onur, çocukluk arkadaşını seviyordu. Onu her türlü kötülüklere karşı korur, onun için her şeyi yapardı. Hatta canını bile verirdi ama can vermek her zaman yeterli miydi? Karanlık sokaktan geçerken kendisinin de içini bir ürperti kaplamıştı. Yolu kısaltmak için buradan geçmeleri iyiydi de keşke diğer uzun ama daha aydınlık ve daha kalabalık yolu kullansalardı. Yahut otobüse binselerdi. Evet, kendisi otobüse binmeyi önermişti, Elif, istememişti. ‘Seninle yürümek daha iyi’ demişti.

            Elif, zayıf ve yaşıtlarına göre uzun boyluydu, alımlıydı. Her adımında iyi bir aileden geldiğini belli eden Elif yürüyelim demişti. Demişti ama bu sokağa girdiklerinden beri onlarca kere pişman olmuştu. Belalı bir mahallenin, belalı bir sokağından geçmek, hele saatin gece yarısına yaklaştığı bu saatlerde daha da zor geliyordu. Allahtan yolun bitmesine az bir yer kalmıştı. Geçen her saniyede attıkları her adımda köşedeki sokak lambasına biraz daha yaklaşıyorlardı. Birden arkalarında ayak sesleri duydular. Gürültülü ayak sesleri kendilerinden daha hızlıydı. Acele ettiler hatta koştular ama peşlerinden gelenler daha hızlıydı ve caddeye çıkmadan kendilerini yakaladı. Delikanlı kafasında büyük darbe hissetti. Sonra… sonrası tam bir trajediydi.

            Onur, zorlukla gözlerini açtı. Başı müthiş ağrıyordu. Karanlık sayılabilecek bir ortamdaydı. Bir iki saniye sonra ise durumunu daha iyi kavrayabiliyordu. Sevdiği kızla, nikahlısıyla karanlık bir sokakta yürüyorken arkalarından sesler duyduklarını ve koşmaya başladıklarını anımsadı. Sonra…

     Sonra gözlerini yavaş yavaş açtı. Kendini terkedilmiş gibi bomboş gözüken bir evde bulmuştu. Eski, ama temiz bir salondaydı.  Kıpırdanmak istedi ama kıpırdayamadı. O zaman geniş salonun kenarındaki sandalyelerin birine oturtulduğunu ve sıkıca bağlandığını fark etti. Salon gibi, sandalyelerde tanıdıktı. Bir iki saniye sonra nerede bulunduğunu anlamıştı. Başı, başı müthiş ağrıyordu ve gözlerini biraz aşağıya indirdiğinde her yanının kanla kaplı olduğunu gördü. Kafasına yediği darbe epey kanını akıtmış olmalıydı.

            “O böcekçi beyimiz uyanmış” dedi salonun karşısından gelen bir ses. Bütün duyuları kendine gelmişti. O zaman salonun öte yanında kocaman bir yatağın olduğunu ve yatakta birinin yattığını fark etti. Yatağın yanında hareketsiz yatan iki beden daha vardı. Uzun yıllardır tanıdığı ve anımsadığı son gün evlendiği Eliflerin, Elifin babası Yaşar ustanın evindeydiler. Yatağın yanında yatan iki beden Yaşar usta ve Hanife teyzenin cansız bedenleriydi. İçinde biriken öfke sesine yansıyarak haykırırcasına sordu.

            “Beyler, çıldırdınız mı siz…Ne yapıyorsunuz. Bu yaptığınız hiç hoş değil!!”  O an bir kahkaha yankılandı

            “Beyler ha.” Karanlığın içinden uzun boylu bir gölge kendisine yaklaştı. Diğerlerinden daha iri ve daha iyi giyimli biriydi. Eliyle saçlarını geriye doğru tararken alay edercesine arkadaşlarına seslendi

            “Beyler, bu yaptığınız hiç hoş değil!”  Mahallenin kibarından farklı bir söz beklemezsiniz değil mi? Salon zorlamayla da olsa atılan iğrenç kahkahalarla doldu. Adam sandalyede bağlı duran gence dönerek

            “Bizim yaptığımız hoş değil ama sizin yaptığınız çok hoş Böcekçi Bey.”  Onur, kendisini kimin kaçırdığını anlamaya başlamıştı. Kendisine Böcekçi adını takan bir kişi tanıyordu

            “Aranızda hiçbir hukuki, geleneksel bir bağ yok ama siz içinde yaşadığımız toplumu hiçe sayarak bütün gününüzü birlikte geçiriyorsunuz. Sokaklarda sarmaş dolaş dolaşıyorsunuz, rahatlıkla birbirinizin evine girip çıkıyorsunuz. Ulan hiç mi ahlak duygunuz yok”  Karanlıktan çıkan iyi giyimli adam destek almak ister gibi az sonra sıranın kendilerine gelmesini bekleyen aç adamlara baktı. Kendilerinden baş sallama şeklinde de olsa onay alan adam devam etti

            “Bu yetmezmiş gibi gece yarısı böcek gibi koşarak karanlık sokaklardan geçiyorsunuz.  Bir erkek, yanındaki genç kızı ıssız ve karanlık sokaklardan geçirmeli mi? Ya kötü niyetli birileri arkalarından gelirde genç kızı kaçırırlarsa, ya güzel genç kıza erkeğinin gözü önünde kötü şeyler yaparlarsa” dedi. O zaman genç adam salonda yalnız olmadıklarını farketti. Karşı duvarın dibinde duran yatağın çevresinde aç akbabalar gibi dolanan yarı çıplak gölgeler vardı.   Rıza, kendi sokağından, eski okul arkadaşı Rıza. Kendini bildi bileli Rıza ve Onur, Onur ve Rıza, arkadaş görünen iki rakipti. Rıza, ilkokulda hep kendisinden ileride olmaya çalışırdı. Derslerinin iyi olması için çalışmasına rağmen başaramazdı. Belki kapasitesi olmayışından belki de bir düzenli çalışma alışkanlığı olmadığı ve disiplin anlayışının zayıf olmasından geçemezdi. Kıskançlık tohumları o zamanlar atılmıştı yüreğine.

                Onur’un dersleri iyiydi ve o diğer çocuklar gibi sabahtan akşama kadar sokaklarda oynayan çocuklardan biri değildi. Evinde kendisine ilginç uğraşılar bulurdu. Örneğin böcekleri severdi. Başkasının üzerine basıp geçeceği bir böceği tanırdı. Babasının aldığı büyüteçle incelerdi. Onları, kitaplardan araştırır, ansiklopedilerden tanımaya çalışırdı. İşte o zamanlar arkadaşı olan Rıza ‘böcekçi’ adını takmıştı kendisine. Bu şekilde eski arkadaşı ve kanlı düşmanını böyle küçümsemeye çalışırdı.

            Bir gün Elifler sokaklarına taşınmışlardı. Tornacı ustası Yaşarın güzel kızı Elif, sağa sola bakmadan okuluna gidip gelirdi. Çok istemişti Rıza, Elifle arkadaş olmayı. Kendini sevmesini isterdi ve onunla hayatını birleştirmeyi. Elif’se kendisine yüz vermemiş aksine okulunu bırakmasına neden olan Onur ile arkadaş olmuştu. O zaman içindeki kıskançlık tohumu tüm bedenini ele geçirmişti. Ülkenin karışmaya başladığı yıllarda Onur, okumak için başka kente Üniversiteye gidince kör bir kurşuna hedef olması için şeytana çok yalvarmıştı.

            Sokağın en iyi evinde otururlardı Nurettin amcalar. Üstelik semtin en iyi yerinde güzel bir mağazaya sahipti. Geniş camekanlı büyük bir halı ve mobilya mağazasıydı. İlkokulu bitirdikten sonra Rızaokulu bıraktı. Bir yıl orta birinci sınıfta kaldı, ertesi yılda kalınca babası Nurettin okuldan almak zorunda kalmıştı kendisini. Kendisine sorsan iyi bir futbolcu olmayı hayal ederdi.O zaman Halıcı Nurettin, oğlunu kendi işinde yetiştirmeye karar vermişti. Oğlunun ortalamayı geçmeyen ders notları ve gezmeyi tozmayı seven kişiliği bu kararda etkili olmuştu. Ne de olsa biricik oğlu ve veliahdıydı.

            Bir zaman iyi gitmişti işleri. Mağazaları malla dolup taşardı. Sevilen ve sayılan bir esnaf olan Nurettin Beyin işleri iyi gidiyordu. Çeşitleri çoğalmıştı, hatta bir depo kiralamak zorunda bile kalmışlardı. Bir gün herkesin imrendiği o evden bir cenaze çıktı. Bu cenaze ailenin dönüm noktası olmuştu. Evin hanımı ve bir söylentiye göre Nurettin beyin servetinin kaynağı olan eşi Ayşe Hanım ölmüştü. Cenazenin ardından pek çok dedikodu çıktı mahallede. Kimi, eşinin hovardalığına dayanamadı kahrından öldü dedi kimi de intihar etti dedi.

            Rıza büyüdü, işleri ele aldı. Ama Rıza büyüdükçe davranışları da değişmeye başlamıştı. Çevresini saran ve paranın kokusuna gelmiş olan kötü arkadaşlar edinmişti. Kötü arkadaşlar ise kötü alışkanlıklar demekti. Bir düşüş başlamıştı, bu öyle bir düşüştü ki en dibe varasıya kadar yuvarlanmaya devam ederdiniz. İçki, kadın ve kumar sizin dibe ulaşmanızı sağlayan en önemli prangalarınız olurdu. Hatta bu değişikliğe babası Nurettin beyin el altından destek verdiğini söyleyenler bile olmuştu. Halı mobilya işi tamamen paravan olmuş el altından tefecilik yapmaya başlamışlardı.

            “Rıza, anlaşılan sen hala bir Böcekçi için reddedilmeyi içine sindirememişsin” dedi yüz kaslarının ağrımasına aldırış etmeden gülümseyerek. Ama arkadaşı kendi gibi düşünmüyordu. Alay ettiğine mi yoksa yaptıklarına mı kızmıştı belli değildi ama daha kara gözlüklü adamın yanına yaklaşamadan midesine yediği darbeyle sarsıldı. Sonra bir tane daha yüzüne kollarına ayaklarına bacaklarına bacak arasına tekmeler yumruklar peş peşe geliyordu. Az önce alaycı şekilde gülen dudakları kan içinde kalmış dişleri kırılmıştı. O an gördüklerimi yoksa hissettiklerimi daha acıydı anlayamamıştı. Sonra tekrar bayıldığını anımsadı. Gözlerini açtığındaysa kör olmayı ve o sahneleri görmemeyi diledi Tanrıdan

            Sonrasında yaşananlar ne anımsanacak ne de anlatılacak şeylerdi. İnsanın doğasında var olan ama çoğu zaman dizginlediği vahşiliği, kendilerine direnen Elife yapmışlardı. Bağlı bulunduğu sandalyede olanları görüyor ve hiçbir şey yapamadığı için çırpınıyordu. İnsanlar, binlerce yıldır iki ayak üzerinde durmaya başlamış canlı türlerinin en ileri aşaması olan bu varlıklar, içlerindeki karanlık duyguların kölesi olabilirler miydi?  Kim olduklarını unutacak kadar geriye, ilkelliğe dönebilirler miydi? İşin en kötüsü ise olan biteni görmek ve hiçbir şey yapamamaktı.  Yalnızca boğazı yırtılasıya kadar bağırmıştı. Ellerini, kollarını bağlayan ipleri, bilekleri kıpkırmızı olasıya kadar koparmaya zorladı. Zavallı Elif ise acı sınırını çoktan aşmış, bayılmıştı.

            Yüzüne dökülen bir kova soğuk sıvıyla kendine geldi. İlk algıladığı kesif bir gaz kokusu ve dudaklarındaki acı tattı. Az önce kız arkadaşına saldıran iri kıyım adamlardan biri elindeki plastik bidondan üzerine gaz yağı döküyordu. Diğerleri ise iğrenç kahkahalarıyla gülüyorlardı. İnsan beyni anlaşılamaz bir organdı, birçok işi bir arada yapabiliyordu. Dayak yemiş sevgilisine tecavüz edilerek eziyet edilmiş ve belki de birkaç saniye sonrasında diri diri yakılacak bir beyin, yokluğun hayatın bir parçası haline geldiği günlerde bu kadar gaz yağının nereden bulunduğunu düşünmekteydi.

            Ortalığı kesif bir gaz yağı kokusu sarmıştı. Sandalyeye bağlı Onur, başını kaldırarak salonun diğer ucuna baktı. Gözlerini açmakta zorlansa da salonun öbür yanına bakmaya çalıştı. Elifi gizlice evlendiği gencecik karısı ölü gibi yatıyordu. Yatağın yanında duran bedenler öylece duruyordu. İçinde korkunç bir intikam duygusu vardı. Bedeli ne olursa olsun bu intikamı almalıydı. Rıza ve adamlar kapıdan yana çekilmişlerdi. Tarık o zaman salonda bu işlere bulaşmamış gibi duran birini fark etti.  Adamlardan başka biri daha vardı içeride. Kendini göstermeyen içeri girmeden kapının ağzında kalan biri Tanıdık bir sesle

            “Acele edin polisler neredeyse gelir” dedi. Sonra gölgedeki adam, anın tadını çıkarmak istercesine ağır hareketlerle cebinden bir kutu kibrit çıkardı. Diğerleri neler olacağını beklemeye başlamışlardı. Gölgelerin arasında bir kibrit alevi parıldadı. Kibritin alevinin aydınlattığı yüzü o saniye tanıdı. Adam, kibritin parlayan alevini seyretti. Sonra dünyanın en keyifli işini yapıyormuş gibi sigarasını yaktı. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi uzayan bir saniye bekledi. İki parmağının arasında tuttuğu kibriti izledi sigarasından çektiği nefesle. Önce başını paçavra gibi yerde yatan genç kızdan kalanlara çevirdi. Ardından da  bağlandığı sandalyede yarı baygın duran delikanlıya baktı. Kanlar içinde kapanmış gibi duran gözleri göremedi ama o kanlı gözler kendisini tanımıştı ve o anı, o yüzü asla unutmayacaktı. Parmakların arasında duran kömürleşmiş çubuktaki alev son nefesini verecekken eğildi adam. Tüm nezaketiyle halıya yayılmış olan gaza değdirdi.

            Sönmekte olan alev bu temasla canlandı. Genç adam yattığı halının öteki ucunda tatlı bir kızıllık parıldadı önce. Zorlukla nefes alan genç adam gülümsedi. Sevgilisi, sözlüsü, nişanlısı, bir günlük karısı gülüyordu sanki o sıcacık gülümseyişte. Ama Elifi salonun diğer ucundaydı ve nefes almayı çoktan bırakmıştı. Kızıl alevlerden maske takmış ölümün gülümsemesi bir anda alev kusan ejderhaya dönüştü. Yakıp kavuran canavar lal rengi dilleriyle salonun her yanını kapladı bir anda. Sıcaklık bedenini yavaş yavaş esmerleştirdi ve kömürleştirdi. Elifini görmek için çabaladı ama çabaları nafileydi. Yatağa bağladıkları sevgilisi, sevgili karısı, Elifi çoktan ölmüştü. Kendi adını, sevdiği güvendiği kocasının adını bağırarak ölmüştü. Tüm acıları bitmiş alevlerin yıkadığı bedeni huzura kavuşmuştu. Bu bile Onur için bir teselliydi..

            Tüm acıları dinmişti yavaş yavaş. Sanki uzaklardan, tüm yüzünün, tüm bedeninin simsiyah olduğunu görüyordu. Bütün bu yaşananlara neden olanlarsa dışarı kaçmışlar karanlığa karışmışlardı. Alevden ejderhanın salonu ve ardında tüm evi yakıp kül ettiğini izledi. Bir kaç santimetre ötesinde bir kıpırdanma oldu. Küçük bir yaratık her yanı saran alevlerden kaçmak ister gibiydi. Sekiz bacağıyla ve uzun kuyruğuyla kaçmaya çalışan bir akrep gözlerinin önüne geldi. Biraz bakındıktan sonra zorlukla kıpırdattığı eliyle yakaladı minik böceği. Alevler tüm halıyı kaplamadan saliseler önce daha güvende olur diye ağzına, ağzının serin boşluğuna bıraktı. Yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. Elifine, Yaşar Amcaya  Hasibe Teyzeye bir yararı olmamıştı ama bu minicik canlıyı kurtarmıştı.

            Ne kadar yattığını, aradan ne kadar süre geçtiğini bilmiyordu. Göz gözü görmeyecek kadar karanlık bir ortamdaydı. Bilinci yerine gelmeye başladığında neler olduğunu anımsamaya çalıştı. Bedeni acı içinde kıvrandı. Acısını hissetmeyen bir tek hücresi bile yoktu sanki. Neden sonra tekrar hissettiği acıları biraz olsun hafifledi. Sanki biri kendisine bir iğne vurmuştu acılarını azaltsın diye. Zihni ise boş durmuyor nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Tatlı bir serinlik ve hoş toprak kokusu aldı. Çevresini, ellerini uzatabilse tutacak kadar kesif bir karanlık kaplamıştı. Burnunun ucunu bile göremediği için bulunduğu ortamı anlamasına olanak yoktu. Yine uykuya daldı.

            Akşamın karanlığı çökeli bir hayli zaman olmuştu. Küçük bir gurup ateşin başında oturmuş çene çalıyorlardı. Ovanın ortasında bağ evinin bahçesinde oturan üç dört kişi çoktandır yapmayı planladıkları işreti gerçekleştiriyorlardı. En son ne zaman bir araya gelmişlerdi, üç ay önce miydi yoksa dört ay önce miydi. O büyük yangından sonraki gelişmelerden korkmuş her biri bir yerlere dağılmışlardı. Şu an toplandıkları bağ evinin sahibi olan Rıza alelacele askere gitmiş çoktandır ertelettiği vatan borcunu yerine getiriyordu. İki gün önce de dağıtım iznine gelmişti. Bu izin sırasında babasının isteğiyle bir araya gelmişlerdi. Rıza babasının bu kadar ince düşüneceğini zannetmiyordu. Ama yine de eski arkadaşlarıyla bir arada olmak hoşuna gitmişti.

            Masanın başında duran genç elleriyle saçlarını geriye attı ve “Tekrar bir araya gelmemizin şerefine” dedi elindeki ince uzun bardağı kaldırarak. Geçmişten hiç bahsetmeseler de yaşadıklarında heyecan vardı, korku vardı ve daha güzeli mahallenin en havalı en güzel kızıyla birlikte olmuşlardı. Gerçi isteksiz, hatta zorlamalarla gerçekleştirilen bir yaşanmışlıktı bu ama yine de tadı damaklarında kalmıştı. Hemen arkasından da Eski ağaç masanın üzerinde boş tabaklar vardı. İçice koyulmuş tabakların içindeki kemikler mönünün iyi ve zengin olduğunu anlatmaya yetiyordu. Kuzu kaburgalarının bir kısmı iyice sıyrılmadan tabağa atılmışlardı. Boş bardaklar ve devrilmiş şişeler havaya keskin bir anason kokusu yayıyordu. Masanın biraz ilerisinde yerde yanan ilkel ocaktaki ateş ise yavaş yavaş küllenmeye başlamıştı.

            “Ya abi” dedi masada oturan adamlardan biri. “Senin peder amma hızlıymış. Üç dört ayda dikti yangın yerine koca apartmanı” dedi. Bir diğeri

            “Nurettin amcanın gözü hep o köşedeki evdeydi. Kentin göbeğinde sayılabilecek geniş bahçeli koca ev tüm mütahitlerin iştahını kabartıyordu. Ama Tornacı Yaşar usta o evi hiç bir zaman satmaya yanaşmamıştı. Üçüncü hırpani adamın sözü Rızayı daldığı düşüncelerden çıkardı.

            “Vay be…” dedi sözlerinin etkisini güçlendirmek için “Bizim Böcekçi ve Elif gerçekten evlilermiş” Diğeri arkadaşını dürttü.

            “Hani Nurettin amcaya söz vermiştik bu konu açılmayacaktı” dedi. İki arkadaş göz göze geldi. Evlilik haberini veren yutkundu. “Tamam tamam sustum” dedi ve elini dibinde az bir yudum kalmış rakısına götürüp fondip yaptı. Ama Rızanın hala bir yerlerde titreyen vicdanı harekete geçmişti. Evet, olayların gerçekleştiği gün iki sevgili ailelerinden gizlice evlenmişlerdi. Elini rakı şişesine attı.

            Yangından sonra olaylar gazetelere geçmiş ve birkaç gün sonrada unutulmuştu. Her gün bir kahvenin tarandığı memleketin kan gölüne döndüğü günlerde kimse kaza ile yanan bir evle ve yanan dört kişiyle ilgilenmemişti. Gerçi iki kişinin cesedi bulunmuştu yalnızca. Olayın nasıl olduğunu gören olmamıştı. İtfaiye işini bitirdikten sonra eski ev iyice incelenmiş ama içeride olduğu söylenilen diğer cesetlerle ilgili bir bilgi yoktu. Ardından belediye meclisinden inşaat izni çıktı ve Yanan binanın yerine kocaman bir apartman yapılmaya başladı.

            “Abi kızlar ne zaman gelecek” dedi az önce konuşan adamlardan biri  “O geceden sonra bir fare gibi saklandık. Ne bir insan yüzü gördük ne de bir kadın” bir diğeri atıldı

            “Üstelik babanın vaat ettiği parayı da alamadık” dedi  Bu dört adam iyi bir gece geçirmek yerine paralarını almak için gelmişlerdi anlaşılan.  

            “O gece en iyi parçayı kendisine ayırdı Nurettin Bey. Kimsenin koklamadığı gülü ilk o kokladı ve bizlere artıkları kaldı.” Uzun saçlı uzun sakallı bir diğeri atıldı

            “Artık martık ama çok güzeldi. İnanın tadı damağımda kaldı” dedi.  Onlar böyle konuşurlarken uzaklarda ovanın diğer ucunda bir çift far gözüktü. Bekledikleri konuklar geliyor olmalıydı. Yüzler tekrar gülmeye başladı ve bardaklar tekrar doldu…

            Huzursuzca geçen beş on dakikadan sonra uzaklardan gelen ışıklar bir görünüp bir kaybolarak yanlarına vardı. Araba farlarını kapatıp içinden yalnızca bir adam çıkınca masada sinirler gerildi. Otomobilden inen adama selam verilmeden isyan cümleleri sarfedilmeye başlamıştı.

            “Ya baba” dedi az önce konuşan uzun saçlı uzun sakallı adam. “Yalnız indin arabadan, hani bizim kızlar” diye sözlerini tamamladı

            “Siz benden ne yüzle kızları soruyorsunuz.  Hani bir anlaşmamız vardı. Hani sizler köylerinize dönecek ve bu konuyu kimseye anlatmayacaktınız” dedi. Sesi bir hayli sinirliydi.

            “Nurettin baba” diyecekti ki adam karşısındaki gencin sözünü kesti

            “Ne babası, ben analarınızı tanımam aranızdan bir kişinin babasıyım” dedi. Terslenen adam yutkundu. Durum tahminlerinden daha ciddi olabilirdi. Ama yanındaki köylüsü durumun ciddiyetini kavrayacak halde değildi.

            “Nurettin Bey,  tüm kirli işlerini bize yaptırdın ve bize vaat ettiklerinin hiç birini yerine getirmedin. Hani bizlere köylerimize para gönderecektin… Hani bizleri tekrar işe alacaktın.”  O zamana kadar sessiz olan Rıza araya girdi

            “Arkadaşlar durum bildiğiniz gibi değil. Eski karmaşık günler sona erdi. Ordu yönetime el koydu. Eski dosyalar tekrar açılıyor.” dedi.  Az önce arabadan inen adam birkaç saniye önce tartıştığı gençlere yaklaştı. İkisinin arasına girerek kollarını her ikisinin omuzlarına attı. Ortada yanan ve küllenmeye dönüşen ateşe doğru yürümeye başladılar.

            “Polis ordunun zoruyla geçmişin karanlık dosyalarını birer birer açıyor. O gece şüpheli bir şekilde yanan binayı da listeye almışlar. Tornacı Yaşarın nasıl öldüğü, kızının nasıl kaybolduğu konusunda uğraşıyor.” Dedi. Ve iki adamı ateşin yanına oturtturdu. Konuşmasının daha etkili olmasını sağlamak için birkaç adım geriye karanlığa doğru çekildi. Elini beline attığında siyah çelik karanlıkta parıldadı. Nurettin Bey hafif bir kahkaha atarak       “Sizlerden ebediyen kurtulmamız gerekiyor” dedi. Karanlıkta duran üç serseri bir tuzağa geldiklerini anlamışlardı. Başlarını çevirip baktıklarında arkadaşları Rıza nın de elinde silah olduğunu gördüler. İçlerinden biri elini beline atıp yanında getirdiği silahını çıkardı. Bir diğeri ise çorabının içindeki falçatayı çıkarmıştı. Baba oğul kendilerini çapraz ateşe almışlardı ve olayın tanıklarından kurtulmaya kararlıydılar. Ama kendileri de o kadar kolay teslim olmayacaklardı. Ortamın gergin havasını en arkadaki adamın çığlığı andıran sesi bozdu.

    “Rıza arkana bak” dedi korkuyla.  Rıza alaycı bir şekilde gülümsedi

            “Bayatladı o numaralar artık” dedi alaycı bir sesle. Ardından ekledi “Siz fazla Teksas Tommiks okuyorsunuz anlaşılan” dedi. Babasının sesi duyuldu arkasından

            “Oğlum arkanda büyük bir akrep var…”

            “Ne oluyoruz yaa… dedi masada anlatılanları dinleyen gençler. Bir anda ortalık kap karanlık olmuştu. Bir şaka mıydı bu… O ana kadar kendisini dinleyen gençlere öyküsünü ilgi çekerek anlatan yaşlı adam gülmeye başlamıştı.

               “Tamam tamam hemen kızmayın. Biraz heyecan olsun diye bizim Selim indirdi şalterleri. Birazdan kaldırır. Masadaki gençlerden Hasan araya girdi

            “Bütün bunlar gerçek mi” dedi Kendisini öyküye kaptıran İhsan, arkadaşı Hasana kızdı.

            “Hep gereksiz sorular soruyorsun, önce bir hikayenin sonunu öğrenelim hele” dedi. ve Haldun Beye dönerek

            “Siz onlara aldırmayın efendim. Lütfen siz öyküyü tamamlayın” dedi. Yaşlı adam şakasının işe yaradığını görünce gülerek anlatmaya devam etti.

            “Genç adamda elinde silah öyle düşünüyordu, bir şaka mıydı? Başını biraz geri çevirince şaka olmadığını anladı. Korkudan dizlerinin bağı çözülmüştü. Uzun kapkara bir gölge üzerine eğilmişti. Her biri bir insan gövdesi büyüklüğündeki boğumlar ince bağlantılarla birbirine bağlanmıştı. Boğum boğum uzanan kol bir yay çizerek başının üzerinde dolanıyor ve yassı bir iri gövdede son buluyordu. Ancak masallarda olabilecek büyüklükte bir akrep hemen önündeydi. Birkaç adım geri gitti. Kocaman kuyruk ve kuyruğun ucunda sivri bir iğne öylece başının üzerinde duruyordu. Muhteşem denebilecek kadar korkunç varlığın karşısında büyülenmiş gibiydi Gözleri, karanlıkta parıldayan kalın boğumları izleyince burnunun dibine kadar yaklaşmış iri pençeleri ve pencerelerin ardındaki parıldayan gözleri fark etti. Karanlık bir yıldız gibi parıldayan gözlerin sahibini tanıyordu sanki.

             Testere biçimindeki kıskaçlar, en yakındaki adamı kollarından yakaladığında, adamın ayakları yerden kesilmişti. Ustura keskinliğindeki uzuvlar elini yarmış kol kemiklerine dayanmıştı. Acı içinde kıvrandıkça kıskaçlar daha da batıyordu etine. Biraz daha geriledi. Kaçması gerektiğini biliyordu ama büyülenmiş gibiydi ve olanları izlemekten başka bir şey yapamıyordu. Yaratık kendi çevresinde döndü, aradığı avı bulmuş gibi birkaç adımda iyi giyimli yaşlı adamın yanına vardı. Adamın ayakları yerden kesildi

            Ünlü iş adamı Nurettin Bey oltanın ucundaki solucan gibi başına gelecekleri bekliyordu. Birkaç el silah sesi duydu. Oğlu ve arkadaşları ateş ediyor olmalıydı. Ama namlularda çıkan kurşunlar plakalarla kaplanmış deriye işlemiyordu bile. O zaman yaratık pençelerindeki avını yana fırlattı. Kuyruğunu, kendisine ateş edenlere savurdu.  

            En yakınındaki adamı yakaladı, kıskaçlar önce başı gövdeden ayırdı. Ardından vücudun diğer organlarını birer oyuncak bebek gibi kopardı attı. Mızrak gibi havada ucan kuyruk ne olduğunu anlayamadan geri geri kaçmaya çalışan diğer adamın ense köküne girdi.  Adam iğnenin acısını anlayamadan ölmüştü. Bedeni motor reflekslerle titrerken canavar cansız bedeni bir yana fırlatmış diğer avına yönelmişti bile. İri beden, iki üç adımda yakaladı kaçmaya çalışan diğer avını. Zavallı adamın bedeni sırtından giren kuyruk iğnesi ile parçalandığında adam karın boşluğundan çıkan kara sivri nesnenin ne olduğunu anlayamamıştı bile. O anda ovayı dolduran acı dolu çığlıkların arasında marşına basılan motorun sesi duyuldu. Ağır gövde ve dört çift ayak sese yöneldiğinde otomobil çalışmış geri geri yol almaya başlamış ve ani bir manevrayla yönünü çevirmişti. İri hantal gövde arabaya varmadan lastikler yolu kavramış ileri atılmıştı bile.

            Yerde baygın yatan Nurettin Bey, kendine gelmeye başlamıştı. İnsanı çıldırtacak kadar ağır hareketlerle kendisine yaklaşan sekiz bacaklı yaratıktan kaçmaya çalıştı. Gücü ancak sürünmeye yetiyordu. Bir dakika sonrasındaysa ayak bileğini kavrayan kıskaç, bedenini baş aşağı kaldırdı. Dev siyah akrebin gözleriyle göz göze geldiğinde, ölüm korkusunu vücudunun tüm hücrelerinde duydu. Sonsuz bir uçurum gibi uzayıp giden kapkara gözlerde bir an tanıdık birini gördü. Dört ay önce tecavüz edip öldürdükleri masum Elifin yalvaran bakışları vardı. Bakışlar yalvarmıyor sessiz bir çığlık içinde kendisine lanetler okuyordu. İki çift göz arasında gidip gelen elektrik geçmişte yaşanan tüm acıları iletiliyordu sanki. En kötüsü ise başına gelecekleri bildiği halde bir şey yapamamanın acizliği içinde korkuyordu. Korkuyordu ama bu defa gözler Elifin değil sandalyeye bağlanıp olanları izlemeye zorlanan Onur’un gözleriydi. Bir ara gözleri hemen yanında parıldayan diğer kıskacı gördü. Dev bir makas gibi açılmış uzuv boynuna yaklaşıyordu. Bir çocuğun elindeki makasla kağıdı kesebileceği rahatlıkta boynunu koparabilecek kadar keskin görünen karanlık iki ağız yavaşça başının altına yerleşti. Tenine değen soğukluk o ana kadar gerilen sinirlerinin bir çığlık halinde boşalmasını sağladı…”

            Korkunç bir çığlık gecenin karanlığında yankılandı. Teras şeklinde uzayıp giden vadiyi aştı. Yaşlı adam anlattığı hikayelerin dinleyenleri etkilediğini biliyordu ama bu kadarını beklemiyordu. Ardından diğer çığlıklar duyuldu. Korku dolu bakışların çevrildiği yöne bakınca o beklediği günün geldiğini anlamıştı. Aşağıdan hafif bir eğimle uzanan meyve bahçelerinin ve asırlık zeytin ağaçlarının olduğu yerden iri bir gölge yaklaşıyordu. Masasında ağızları açık kendisini dinleyen gençler korku ve panik içinde içeriye doğru kaçıştılar. Sandalyesinde oturmaya devam eden yaşlı adamı sakin görünce ilk olarak neler olduğunu anlamadığını düşündüler. Canhıraş feryatlarla uyarmaya çalışsalar da adam garip bir dinginlikle gölgenin yaklaşmasını bekliyordu. Garson Selim, ise bir yararı olacakmış gibi içeri kaçmış az önce kapattığı şalteri açmaya gitmişti.

            Restoranın tüm ışıkları yandığında anlatılan öykünün gerçek olduğumu anlamıştı orada bulunan herkes. Patronlarının ve müşterilerinin gitmesini bekleyen Selim ve bir iki arkadaşı bir yanda dört genç öte yanda korku ve şaşkınlık içerisinde bekliyorlardı. Az önce attıkları çığlıklar ve sanki etkisi olacakmış gibi yaratığa doğru savurdukları nesneler kesilmişti. Sadece dışarıdan gelen köpek havlamaları devam ediyordu. Yaşlı adamı yanlarına gelmesi için yaptıkları uyarılar yalvarmalara dönüşmüştü. Selim, korkusunu yenip masaya yaklaştı. Kaçamak bakışlarla yaklaşan gölgeyi süzse de adamı tüm gücüyle sarsıp kaçmaya teşvik ediyordu. Ama adam yerinden kıpırdamıyordu bile. Göz göze geldikleri bir saniyede adam “Bu kadar acı çektiğim yeter, cezamı çekmeliyim.” dedi. Eski zaman efsanelerinden çıkıp gelmiş gibi yaklaşan siyah siluet terasa çıkınca telkinlerinin bir yararı olmayacağını anlamıştı. Bu bir eski hesaptı ve birazdan kapanacaktı. 

            Ağır adımlarla yaklaşan siyah gölge, parlak ışıkların altında zırhla kaplanmış ölüm makinesi gibiydi. Masanın önüne geldiğinde Yaşlı adam hala sessizdi. Suçunun ne olduğunu bilen bir suçlu, celladıyla nasıl yüzleşirse oda öyleydi. Dev akrep, uzun kuyruğunu bir kara mızrak gibi avının ense köküne dayadı. Göz göze geldiklerinde adamda metrelerce geride duran diğerleri de yassı bir alının önünde duran gözleri tanımışlardı. O zaman aralarında kimin eksik olduğunu anladılar. Evet, o gece arabaya atlayıp kaçan “sırası gelen” hesabı kapatacaktı. Hayvanın yanındaki iki kol yaklaştı. İki koca kıskaç adamı yakaladı. Suçlusunu bulan cellat, infaza gidiyordu. Yavaş adımlarla ilerleyen canavar karanlıkta zeytin ağaçlarının arasında kayboldu. O geceyi yaşayanlar yan masadaki adama ne olduğunu uzun zaman konuşacaklardı.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın