“Şimdi size Lambda Derneğinin en eski üyelerinden birini çağırıyorum. Kendisi kısa bir konuşma yapmak istiyor.” Saçları oldukça kısa kesilmiş, hafif toplu ve yaşına göre güzel sayılabilecek kadın bir adım geri çekildi. Üzerinde pembe çiçekler olan bir gömlek giymiş biri kürsüye çıktı.
“Biz derneğimizin olağan toplantısı için buradayız. En eski üyelerden biri olarak bana verilen bu konuşma hakkı için Başkan cicişime teşekkür ederim.” Geride duran kadına uzaktan bir öpücük yolladı.
“Biliyorsunuz derneğimiz haklarımız konusunda çok aktiftir.” Salonda alkış kıyamet koptu. Kürsüde konuşan kadınsı sesli kadınsı giyimli kadınsı hareketli olan adam eliyle uzun pembe peruğunu özenle düzeltti. Takılarıyla oynayarak dinleyenlerin susmasını bekledi bir süre. Koca salon dolmuştu renkli tiplerle. Kimilerinin elinde yazılar, süsler vardı.
“Biz insan değil miyiz?” diye sordu kalabalığa ve kendi sorusuna kendisi cevap verdi “Elbette insanız hem de insanların en kibarları en duygulularıyız. O zaman hepimiz insansak ve hepimizi analar doğurduysa bu düşmanlık nedir? Bizler barış diyoruz başka bir şey demiyoruz. Bizler dostluk diyoruz. Bizler dilediğimizce yaşamak diyoruz.” Bir daha durdu kalabalıkların tekrar coşmasını bekledi. Şarkılar söylendi hep bir ağızdan. Beklediği tepki gelince çok mutlu olmuştu. Bir süre sonra konuşmaya devam etmek istediğini belirtmek için ellerini kaldırdı. Gözleri göz göze gelebileceği birkaç kişiyi yakaladıktan sonra konuşmasına devam etti.
“Sen benim hayatıma karışma, giysilerime, takılarıma, konuşmama karışma. Bizden size bir zarar gelmez. Sonuçta hepimiz bu gezegenin sakiniyiz. Hepimiz burada bu mavi gökyüzü altında yaşamayı hak ediyoruz”
“Mavi değil pembe gökyüzü” dedi kalabalıktan biri. Diğerleri onu destekledi “Pembe… Pembe…” Kendisini dinleyen rengarenk kalabalık sevinç içinde bağırdı, çığlıklar attı. Gerilerde pembe davullar vuruldu. Gökkuşağı rengindeki flamalar dalgalandı.
“Neden bırakmıyorsunuz herkes kendi tercih ettiği hayatı yaşasın. Neden kendinize benzemeyenlere hayat hakkı vermiyorsunuz?” Gene bekledi, dinleyicilerin coşkusu biraz durulunca
“Dünya sadece siyah ve grilerden ibaret değil. Pembe var…Mor var… Yavruağzı var…, Eflatun var… Fuşya var…” Konuşmacı olduğu yerde donup kalmıştı. Bir saniye… iki saniye…Kalabalıkta kendisiyle birlikte donup kalmıştı sanki.
***
Çok çok uzak bilinmeyen bir yerlerde bir sürü düz beyaz giysili ufak tefek varlıklar oradan oraya uçuşüyordu. Burası derin ve sonsuz uzay boşluğunun neresinde olduğu bilinmeyen belki aklın alamayacağı kadar uzak belki de beynimizin içerisinde bir yerdi. Her şeyin mümkün olduğu uzaklık kavramının hiçbir değerinin olmadığı zamanın silindiği bir yerden söz ediyorum. Bulundukları yer sonsuz genişlikte hangar gibiydi. Hani ambarlar vardır ya yüksek tavanlı ve her yanı raflı, onların çok daha büyüğüydü. Burada ne duvarları görebiliyordunuz ne de tavanı. Gölge gibi hareket eden garip varlıklardan biri depoya dönüp bağırdı “Bir çağrı geliyor” Birkaç kişi koştu sesin geldiği yöne.
“Ne isteniyor” dedi giysisi diğerlerinden daha farklı olan biri.
“Bu bir konuşmacı ve topluluk karşısında ateşli bir konuşma yaparken dondu kaldı. Yani durum acil ötesi. Buralardan bir şeyler bulup yetiştirmemiz gerekiyor.” Eliyle üst üste yığılmış gibi rafları dosyaları gösteriyordu. Büyük Sarı bir gölge karışma gereği duydu.
“O kadar da zor değil. Renk adları bulacaksınız ve konuyu bağlamasına yardım edeceksiniz. Kişinin eski bilgilerini tarayın. Okuduklarını gözden geçirin, İzlediklerini didikleyin. Ne gerekiyorsa yapın ama çabuk olun…” Sesi hafif öfkeliydi. “Her şeyi benden beklemeyin” Küçük beyaz varlıklar sağa sola dağıldılar. O ara bir başkası daha geldi.
“Ben de de bir unutkanlık vakıası var. Bana da acil destek gerekiyor.”
“Sen de ne var söyle bakalım.”
“Bir erkek, soğuk ve sert bir söylemin içindeyken takıldı kaldı.”
“Ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Biraz gayret biraz çaba yeterli olacaktır.
“Ama Değerli Büyüğüm burası UAB; Unutulan Sözler Bürosu. Burada sayamayacağımız kadar çok söz var. Bazen sözlerin sahipleri birbirine karışıyor. Herkesin unutulan anısı sözleri burada saklanıyor ve dolaplar, raflar, çekmeceler, sandıklar sözlerle anılarla dolu. Yer olmadığı için çoğu tasnif edilmedi bile. Üstelik hiç zamanımız olmuyor ki düzenlemeler yapalım. Sizde “durum acil hemen bulun” diyorsunuz. Bir başka sıkıntı da günden güne çoğalmaları…”
“Tamam, yeter anladım” dedi Yüce Amir. Sonra bu elemanlara fazla yüklenmiş olacağı aklına gelince durumu toparlamak ve onların gönlünü almak için “Sizlerin çalışmalarınızı her zaman takdir ediyorum. Ama sizde bana hak verin benimde yukarıya karşı hesap vermem gerekiyor. Üstümde bir turuncu var, Onunda üstünde Kırmızı var Onun da üstünde…” Bir saniye daha durdu bir nefes aldı. Yapay olduğu belli olan bir kızgınlıkla
“Hadi herkes işine, mazeret üretmeyin işinizi yapın” Döndü arkasını ve kendi işleriyle ilgilenmeye başladı. Görevliler önlerindeki klavyelere telaşla basmaya başladılar. Ortada dolananların tedirginliği hareketlerine açık bir şekilde yansıyordu. Telaş tüm benliklerine hâkimdi. Kısa bir süre sonra “Tamam şef” dedi içlerinden biri. “Şimdi yüklemeleri yapıyoruz ve böylece sorun çözülmüş oluyor” Bıyık altından güldüğünü diğerleri fark edemedi.
***
Kentin başka bir yerinde bir başka kulüpte de toplantı yapılıyordu. Burası kalburüstü erkeklerin üye olabildikleri Men-Direk kulübüydü. Men-Direk üyeleri de yıllık toplantısını yapıyordu. Ve tesadüfe bakın ki Başkan’da karşısında toplanan sakallı bıyıklı ellerindeki tespihlerini havaya sallayan, naralar atan heyecanlı adamların kendisine baktığı sırada sözünü unutmuştu. Üyelerin fazla beklemesine gerek kalmadan sözlerine aklına ilk gelen cümlelerle devam etti.
“Benim nazik ve kibar ve titiz arkadaşlarım, unutmayın ki renkler sadece gri değildir Sadece lacivert değildir. Pembe ve Morda bir renktir.” Bir an kendi ağzından çıkanlara kulakları inanamadı. O kadar kırıtıyordu ki fark edilmemesi mümkün değildi.
“Pembe, Eflatun, Mor çok hoş ve alımlı renklerdir de. Bütün renkler gibi onunda saygıya ihtiyacı var.” Önde oturan iri yarı ve göğsü kıllı birine dönerek “Kız, Fuşya sana ne çok yakışır. Birde o iğrenç sakalları kestin mi…” Adam yönetim kurulundaydı ve ne diyeceğini şaşırmıştı. Ama konuşmacımız durmuyordu. Birden coştu ve tiz bir sesle çığlık atar gibi
“Ay kız bırakın herkesler istediğini giysin istediğini takıştırsın ve istediği gibi yaşasın ne var bunda ayol” Kürsü de konuşan adamın kendisi de afallamıştı. Neler söylediği konusunda hiçbir şey anlamamıştı. Dinleyenler dersen ağzı açık öylece kala kalmışlardı.
“Herkes kendi dilediği hayatı yaşamalı değil mi darlingler.” Eliyle ağzını kapatmaya çalıştı ama içindeki baraj yıkılmış söz seli akmaya devam ediyordu.
“Hem kimseler bilmez ama ben evde kimse yokken hanımın elbiselerini giyiyorum. Çok da yakışıyor…” Arkalardan kime ait olduğu bilinmeyen bir ses haykırdı, “Ben de… Ben de ” Dönüp bakanlar oldu sesin sahibi kim diye ama kişi hatasını anlamış çoktan koltukların arasında kaybolmuştu.
“Hele mini etekler o kadar güzeller ki biçimli bacaklarımı ortaya çıkarı…” Adamı zorlukla kürsüden alaşağı ettiler. Kulüp başkanı aşağıda hala “yaşasın LGBT, yaşasın cinsel devrim” diye bağırıyordu.
***
Lambda Derneğinde de durum farklı değildi. Sözünü aniden unutan Okşan Hanım bir saniye sonra ne diyeceğini anımsamıştı. Yumruğunu sertçe kürsüye vurdu. Sözlerine devam etti.
“Lan, başlatmayın pembenize, morunuza. Nedir bu haliniz? Nedir sizlerden çektiğimiz. Memleketin o kadar sorunu varken, açlık, yoksulluk varken, cahilliğe boğazımıza kadar batmışken, Çevre kirliliği hayatımızı mahvediyorken varken siz nelerle uğraşıyorsunuz. Önce insan olun insan.” Bütün salon donup kalmıştı. “Sövdürmeyin renklerinize bilmem nenize.” Kürsüdeki renkli giysili kadın adam neler söylediğini bilemeyecek durumdaydı. Salondaki dinleyiciler üzerlerindeki şoku atınca yuhalamaya başlamışlardı.
“Bir kere şunu kafanıza çivileyin, insanlar ya erkektir ya da kadın yok bunun ötesi.” Okşan, ağzını elleriyle kendi ağzını kapatıyordu ama kelimelerin durması mümkün değildi. Diğerleri araya girdi ama kürsüdeki kişi başındaki pembeye boyanmış peruğu çıkardı yere fırlattı. “Tüküreyim hayat tarzınıza. Ne bu haliniz evinize gidin işinize gidin. Yeter be…” dedi kürsüden indi ve oradan hızla uzaklaştı…
***
Zamanın durduğu yıldızlar kadar uzak ama kafamızın içi kadar yakın yerde Yüce Amir, saçını başını yolmak üzereydi. “Bu duruma kim sebep olduysa bulun getirin hemen… Nasıl düzelteceğiz bu durumu? Nasıl? Nasıl?..