ESKİ KARAVAN

Kentin bitip bahçelerin, tarlaların başladığı yerde küçük bir dere vardı.  Tepeleri ovaya bağlayan su akıntılarının oluşturduğu derelerden biriydi. Yağmur mevsiminde gürül gürül akardı ama şimdileri çok az akıyordu. Çocuk derenin kenarında durmuş eline aldığı taşları dereye atıyordu. Güneş uzakta yüksek binaların ardında kaybolmuştu. Geriden derme çatma evlerinden adının çağrıldığını duydu.

“Metinnn!”

Bir taş daha attı dereye. Tiz ses bir daha duyuldu

“Metinnnn!!! Gözün kör olmasın eve gel artık.” Sesin geldiği sıvasız binadan başka bir çocuk fırladı.

“Ooolum gelsene annem çok kızgın.” Kardeşinin dikkatinin başka yerde olduğunu fark etti. Bakışlarını takip edince ileride yol kenarına park etmiş çirkin bir karavana baktığını anladı.

“Beğendin mi? Beraber Dünyayı gezerdik değil mi?” dedi küçük çocuk.

“Yok be Metin. Çok eski görünüyor baksana” dedi. Hakikatten de boyaları dökülmüş yer yer kaplamaları sıyrılmıştı. Sonra kıkırdadı “bununla denize bile gidemezsin” Dere üzerindeki dar köprüye yöneldiler.

Yemek sonrası bir rehavet çökmüştü ailenin bireylerine. Baba, kapının önüne çıkmış sigarasını içiyordu. Bütün gün yaklaşan yaza hazırlık yapmışlardı. Sepetler, hasırlar, gölgelikler, Güneş şemsiyeleri örmüşlerdi. Şimdi dinlenme zamanıydı. Evin hanımı, demlediği çayı alıp kocasının yanına gitti.  Komşuları da minderlerini taburelerini alıp gelmeye başlamıştı.

Çetin, kumandayı almış bir o kanal bir bu kanal geziniyordu. Canının sıkıldığı her halinden belliydi. Kardeşi Metin oturduğu divandan kalkıp ağabeyinin yanına geldi. Bir sırrı ifşa eder gibi

“Abi ben o karavana ne olduğunu çok merak ediyorum.” Sonra gözleri parladı “Hadi gidip bakalım” dedi. Ağabeyi kardeşine şöyle bir baktı. Sanki o ağabey kendi kardeşmiş gibi hissetti. İdareyi ele alması gerekiyordu “Hadi” dedi.

Kapı önünde oturan annelerine görünmemek için diğer taraftan kurumuş olan derenin içinde indiler. Gecenin karanlığında dikkatli adımlarla geçtiler. Karşı tarafta kendi indikleri kenar kadar dikti. Onlar alışkın oldukları için elleriyle ayaklarıyla çabucak tırmandılar. Yukarı çıktıklarında Rıdvan Beyin konağı, yüksek duvarları, işlemeli demir kapısı ve loş ışıklarıyla karanlığın içerisinde korkutucu bir Şato şekilde karşılarında duruyordu. Yola çıkınca sola döndüler. Eğilerek yürüyor, sessiz olmak adına daha yavaş hareket ediyorlardı.

“Tamam iyice gördün mü?” dedi Çetin. Şimdi karavan ile aralarında birkaç adım vardı. Yol üzerinden değil de hemen kaçabilmek adına dere yönünden yaklaşmaya çalışıyorlardı.

“Gidelim artık” 

“Biraz daha yaklaşalım, kim kalıyormuş içeride anlayalım.” Çetin, olduğu yerde durdu ve kardeşinin elini sıkıca yakaladı.

“Göreceğini gördün, yakalanacağız bak” İkisinin de kalbi deli gibi atıyordu. Metinin gözleri parladı. Eliyle işaret ederek “Bak şurada küçük bir açıklık var. Oradan bakayım geliyorum” dedi. Ağabeyinin elinden kurtuldu. Birkaç adımda karavanın arka camına ulaşmıştı. Burada perde bir parça sıyrılmıştı. Gözünü oraya dayadı.  Gördükleri karşısında çığlık attı geriye dere yatağına doğru kaçtı. “Böcekler, dev böcekler diyordu koşarken Kardeşinin paniğini gören ağabey hiç düşünmeden o yana seğirtti. Yol ile dere arasındaki geniş aralığı geçip kendilerini dere yatağında saklamaya çalıştılar. O arada Metin’in istediği gerçekleşmiş karavanın sahibi içeriden çıkmıştı. Ağabeyi kardeşinin kalbinin deli gibi attığını hissedebiliyordu.

Uzun boylu, iyi giyimli bir adam araçtan eğilerek dışarı çıktı. Bomboş olan sokağı etraflıca inceledi. Dere yatağına dönerek “Orada olduğunuzu biliyorum” dedi.  Soğuk bir kahkaha attı ve tekrar içeri girdi. İki kardeş eğimli yamaçta yere yapıştılar, beklediler. Uzun bir süre nefes bile almadan durdular. Adamın gittiğine emin olunca dere tabanına doğru indiler ve eğilerek evlerine geldikleri gibi oturma odasının penceresinden girdiler. Metin, uzun süre kendine gelemedi. Ağabeyinin ısrarlarına rağmen anlatmadı ne gördüğünü. O gece karavanda gördüğü şeyi rüyasında da görecekti. Ve ömrü boyunca unutamayacaktı.

Rıdvan Bey, uzun zamandır yataktaydı. Gözleri sımsıkı kapalıydı ama kulakları açıktı. Şehrin uzak köşesinde yaptırdığı bu evde kafasını dinlemek istiyordu. Yıllarca o gürültülere maruz kalmıştı ve sırf bu yüzden kentin sınırında bu yere onca para dökmüştü. Yine de o sesler bu güzel evine iyice sesten arındırılmış odasına geliyordu. Yaşadığı yıllar boyunca sayısız dost kazanmıştı ama kazandığı dostlardan daha fazla düşmanı vardı. İşte bu yüzden burada her şeyden ve herkesten uzakta kafasını dinliyordu. Ama o böcekler yok mu her yerde gelip kendisini buluyordu. Evinin ve yattığı bu odanın steril olması için çok masraf etmişti. Aklına kendi bedeni geldi. Toprağın altında bu iğrendiği hayvanların hepsiyle haşır neşir olacaktı. Böyle düşününce kalbi hızlı hızlı atmaya başladı.

Birden bir ses duydu ve hiç kıpırdamadan çevresini dinledi. O korktuğu sesler hemen yanı başında duyuyordu. Mobilyaları ağaçları insan bedenini kemiren kurtların sesi her yerdeydi. Yerinden kalkmak istedi ama yattığı şekli değiştirirse yatmadan önce hazırlandığı tüm tedbirler silinecekti. Dualar okumuş çevresine üfürmüştü. Sonra kokulu yorganı adamlarına örttürmüştü.  Koskoca Rıdvan Beyin bunları yaptığını herkesin bilmesini istemiyordu. Bu yüzden burada kuytudaki konağında en sadık adamları çalışıyordu.

“Müslüm.” Önce sesi az çıkmıştı. Bir daha Müslüm dediğinde koridorda ayak sesleri duyuldu. Hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile bu güçlü ayak seslerinden sağlam ve kavi birinin geldiğini anlardınız. Koridorda önce bir gölge göründü ardından soluk lambanın ışığında uzun boylu zayıf biri belirdi.

“Sen Müslüm değilsin dedi.

“Evet” dedi gelen kişi. Yaşlı adam gözlükleri olmadan uzakları seçemiyordu ama iri yarı hatta şişman sayılabilecek Müslüm ile bu adam arasında çok büyük fark vardı.

“Kimsin?” dedi. “Ne arıyorsun evimde”

Koridordan gelen adam bir şey demeden öylece duruyordu. Adam duruyordu ama Rıdvan Bey üzerinde bir şeyin gezindiğini hissetti. Ellerini yorganının altından çıkardığında bir böceğin kendisine doğru yaklaştığını gördü. İrkildi, yabancıya belli etmemeye çalıştı irkildiğini. Bir daha bağırdı “Müslüm” diye. Sesi önce odada ardından koridorda yankılandı. Ama cevap veren kimse olmadı.

“Burada baş başayız. Sen ve ben.”  Yabancı yatağa doğru yürümeye başladı. Attığı her adımda büyük keyif alıyor gibiydi.

“Kimsin sen” diye bağırdı Rıdvan Bey. Koskoca müteahhit ve duayen iş adamı çaresizlik içindeydi. Bir anda ortalık zifiri karanlığa gömüldü. Ses her yerden geliyordu.

“Ben dükkanını elinden zorla aldığın Sustacı Mehmet’im” dedi. Yaşlı adamın aklına mesleğe ilk atıldığı yıllar geldi. Askerden yeni geldiği yıllarda korkutarak elinden almıştı yaşlı ustanın köşe başındaki büyük dükkanını.

“O öldü, kendini astı” cevabı geldi adamdan. Ama yabancı konuşmaya devam ediyordu.

“Senin yüzünden.” Sonra devam etti.

“Ben kocasından kalan mallarını elinden zorla aldığın ablan Hamide’yim, babanın arkadaşı Murtaza Amcanım, Kandırarak kolundan tek bileziğini aldığın Mürvet Ninenim, Yolda giderken araba çarpıp hayatını kaybeden İşadamı Hasan’ım.” Durdu, toprak altından geliyormuş gibi boğuk sesi “daha sayayım mı?” dedi.

“Hepsi yalan ben kimsenin malına mülküne göz koymadım. Ne yaptımsa kendi çabamla alın terimle yaptım” dedi. Durdu, buram buram terlemişti. “Ben hayırsever İş Adamı Rıdvan Bey’im…” Son cümle bir meydan okumaydı. Önce çılgın bir kahkaha duyuldu. Ardında odanın tavanındaki avizeler, baş ucundaki abajurlar yandı

“Yalan söylüyorsun” dedi uzun boylu yabancı. Ağzından çıkan güveler yatağa doğru uçmaya başladı. Üzerinden dökülen hamamböcekleri her yere dağılıyordu.

“Şimdi ödeşme zamanı.” Adım adım yaklaştı. Tüylü bir baş geniş bir ağız tam karşısındaydı Rıdvan Beyin, gözlerinin içine bin göz bakıyordu. “Hesap zamanı geldi” dedi ve elleriyle kendi başını kopardı. Geride iğrenç iplikçiklerin başsız solucanlar gibi kıvrandığı ve sümüksü yeşil sıvıların aktığı bir boyun kalmıştı. Baş Rıdvan Beyin yatağına düştüğünde böcek volkanı patlamış gibi her yer iğrenç noktacıklar tarafından sarılmıştı. Bir anda yaşlı adamın üstü başı her yeri işlemeli yorganlar böcek denizi altında kaybolmuştu. Bağırışları böcek denizinin altından duyulmaz olmuştu.

Metin sabah erkenden kalktı. İlk işi kâbus gibi gördüğü şeye bakmak oldu. Pencerenin perdesini hafifçe açtı ve derin bir oh çekti. “Abiii Gitmiş Abii kalk. Karavan gitmiş”

Çetin uykulu gözlerle kalktı “Sabah sabah bi uyutmadın be…” Kardeşinin gösterdiği yönde hiçbir şey yoktu. İçinde çocukça bir memnuniyet bir huzur vardı. Çetin kardeşini dürterek “Asıl haber burada bak Perili Konak arabalarla dolup taşıyor” dedi. Haklıydı. Derenin karşısında sayısız araba vardı ve hepsi de büyük son model arabalardı. Odalarından çıktıklarında babalarını içeri girerken gördüler. Evin hanımı sordu.

“Bab ne olmuş, neden o kadar çok araba var.

“Rıdvan Bey yani Konağın sahibi ölmüş. Gece kalp krizi geçirdiğini söylüyorlar” dedi.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın